Ilişkisi b

ÖZET Bu çalışmada alışılagelmiş mimarlık kuramı ve değerler dizisine yeni bakış açıları getirmek amacıyla mimari tasarım sürecindeki etkisi ile mimariye yakın kaynaklardan biri olan ' sinema ' üzerinde durulmuştur. Mimarlık için hem yaratım ENERJİ VE ÇEVRE İLİŞKİSİ ENERJİ VE ÇEVRE ENERJİ Ülkemizde ise enerji üretim ve tüketiminin farklı eğilimlerle gelişim göstermesi, uygulanan yanlış enerji politikaları sonucunda, 1970 yılında % 76 olan üretimin tüketimi karşılama oranı 2000 yılında % 35, 2004 yılında ise % 28 M.B.'nin evli olduğu halde iş yerinde evli bir kadınla gönül ilişkisi yaşamasının iş akdinin feshedilmesine neden olacak bir gerekçe olmadığına hükmetti. Mahkeme kararında şu ... 10B Insan Allah Iliskisi Soru Cozumu 25.08.2020 B Vitaminleri ve Kemik Sağlığı İlişkisi İle İlgili Yapılan Çalışmalar. Yeterli bir beslenme B vitaminlerinin de yeterli alımını ve kemik sağlığının korunmasını sağlamaktadır. Yaşlılarda beslenmenin yetersiz olması besin yetersizliğine, besin yetersizliği ise kemik sağlığının bozulmasına neden olmaktadır. Hakikatin dil, aldatma ve yanılgıyla ilişkisi. Yazar. Düşünbil Portal - 15 Temmuz 2020. 1046. Facebook. Twitter. Pinterest. WhatsApp. Linkedin. Lacan’ın görüşünde hakikat; bilincin, gösterge evreninin, dilin ötesinde bulunur ancak dilin içinde ortaya çıkar. Burada sorun, göstergeler sisteminden, göstergenin göstergeyle olan ... Tepeci, M. and Bartlett, A.L. B. (2002). The hospitality industry culture prof ile: a measure of individual values, organizational culture, and person-organization fit as

Sosyalizme Çağrı (Marksizm Hakkında) – Gustav Landauer – 13

2020.09.25 01:47 karanotlar Sosyalizme Çağrı (Marksizm Hakkında) – Gustav Landauer – 13

Sosyalizme Çağrı (Marksizm Hakkında) – Gustav Landauer – 13
https://preview.redd.it/0kz6c67ul6p51.jpg?width=794&format=pjpg&auto=webp&s=7bc8d92d8aca416f0fcc48b7e09ab2bf8319b28d

Marksizm

7.2

Adalet her zaman insanlar arasında hüküm süren ruha bağlı olacaktır ve ruhun şu anda gerekli ve mümkün olduğunu, daimi bir şeyler elde etme konusunda bir biçim şeklinde billurlaşacağını ve geleceğe bir şey bırakmayacağını düşünen herhangi bir kişi sosyalizmin ruhunu hiç bilmiyordur. Ruh her zaman hareket etmekte ve yaratmaktadır ve yarattığı her zaman yetersiz olacaktır ve mükemmellik hiçbir zaman imge ya da fikir olması dışında bir vakıa olmayacaktır. Tek kalemde standart kurumlar yaratmayı istemek boş ve yanıltılmış bir çaba olacak, sömürü ve tefecilik için her olasılığı otomatik olarak dışarıda bırakacaktır. Zamanımız, otomatik işlev gören kurumların yaşayan ruhu ikame ettiği zaman ne ile sonuçlandığını göstermiştir. Her neslin kendi ruhuna uygun olanı cesaretle ve radikal bir biçimde sağlamasına izin verin. Daha sonraları devrimler için yine yeterli bir sebep olmalıdır ve bu devrimler, yeni ruh, kaçan ruhun rijit kalıntılarına karşı çıktığı zaman ihtiyaç haline dönüşür. Bu bakımdan özel mülkiyete karşı mücadele muhtemelen pek çok kişinin, ör. Sözde Komünistlerin, büyük ihtimalle inandığının aksine tamamen farklı sonuçlara yol açacaktır. Özel mülkiyet sahiplikle aynı şey değildir ve ben gelecekte en güzel şekilde çiçeklenen özel sahiplik, kooperatif sahipliği, topluluk sahipliği görüyorum. Sahiplik, kesinlikle sırf nesnelerin ya da en basit araçların doğrudan kullanımı olmayıp oldukça korkulan boş inanç kaynaklı her tür üretim aracıdır, ev ve toprak sahipliğidir. Bin yıllık ya da sonsuza kadar sürecek nihai hiçbir güvenlik tedbiri alınmayacak fakat büyük, kapsayıcı eşitleyiş ve iradenin yaratılması bu eşitlemeyi periyodik olarak tekrarlayacaktır.
“Sonra yedinci ayın onuncu gününde tüm toprağınızda eşitleme gününü ilan etmek için (trompet çalacaksınız?)…” Ve ellinci yılı kutsayacak ve toprağınızda oturan herkes için serbest bir yıl ilan edeceksiniz; çünkü o sizin jübile yılınızdır ve aranızdaki herkes kendi mülküne ve ailesine geri dönecektir.
“Bu herkesin kendisine ait olanı yeniden elde ettiği jübile yılıdır.”
Kulakları olan herkesin duymasına izin verin.
Trompetiniz toprağınızın her tarafından duyulsun!
Ruhun sesi, insanlar bir arada olduğu müddetçe tekrar ve tekrar çalacak olan trompettir. Adaletsizlik her zaman kendisini devam ettirmek isteyecektir ve her zaman, insanlar gerçekten var olduğu müddetçe, adaletsizliğe karşı isyan olacaktır.
Anayasa olarak isyan, kaide olarak dönüşüm ve devrim, niyet olarak ruh vasıtasıyla düzen ilk ve son kez tesis edilir; işte bu Musavari sosyal düzenin büyük ve kutsal kalbidir.
Buna yine ihtiyacımız var: ruh ile gerçekleştirilen yeni bir nizam ve dönüşüm eşyayı ve kurumları nihai bir biçim şeklinde tesis etmeyecek fakat kendisini bunların içinde sürekli iş başında ilan edecektir. Devrim toplumsal düzenimizin bir parçası olmalıdır, anayasamızın en temel kaidesine dönüşmelidir. Ruh kendisi için yeni biçimler, katı olmayan türde hareket biçimleri, özel mülkiyete dönüşmeyen, sömürü ya da kibir ile değil sadece güvence ile çalışma imkânı sağlayan sahipliği, kendinden değil ticaret ile ilişkisi bakımından değer taşıyan ve de kullanımı için koşulları içeren, günümüzde ölümsüz ve öldürücü iken süresi dolabilen ve tam da bu yüzden canlılık kazanan bir takas aracı yaratacaktır.
Ruh her zaman hareket etmekte ve yaratmaktadır ve yarattığı her zaman yetersiz olacaktır ve mükemmellik hiçbir zaman imge ya da fikir olması dışında bir vakıa olmayacaktır. Tek kalemde standart kurumlar yaratmayı istemek boş ve yanıltılmış bir çaba olacak, sömürü ve tefecilik için her olasılığı otomatik olarak dışarıda bırakacaktır.
Aramızda yaşama sahip olmak yerine ölümü pekiştirdik. Her şey bir nesneye ve objektif bir puta indirgendi. Güven ve mütekabiliyet yozlaşarak sermayeye dönüştü. Ortak çıkar devlet ile ikame edildi. Davranışımız, ilişkilerimiz esnek olmayan şartlara dönüştü ve orada burada korkunç kırılmalar ve kargaşalarla uzun zaman aşımlarından sonra bir devrim patlak vermiş, bu da dolayısıyla ölüm, yaşamadan ölen kurumlar ve katı, değiştirilemez gerçeklikler üretmiştir. Şimdi tesis edilebilecek tek ilkeyi, temel sosyalist kavrayışla örtüşen ilkeyi (bir eve, o evde çalışma ile üretilenden daha fazla olan hiç bir tüketici değeri girmemelidir çünkü insan dünyasında tek başına çalışmanın haricinde hiçbir değer yaratılmaz), ekonomimizde yerleştirerek tam iş yapalım. Kim vazgeçmek isterse ya da hiçbir şey sunmak istemezse o şekilde davranabilir, bu onun hakkıdır ve bu ekonomiyi de ilgilendirmez fakat hiç kimse koşullardan dolayı mülksüz kalmışsa hiç bir şey yapmaya zorlanmamalıdır. Yine de bu ilkenin tekrar uygulanması için araçları her yerde farklı olacaktır ve bu ilke sadece tekrar tekrar yeniden uygulandığı müddetçe yaşayacaktır.
Marksistler yeryüzünü sermayeye bir tür eklenti olarak görmüş ve bununla ne yapacağını hemen hiç bilememiştir. Gerçekte sermaye birbirinden oldukça farklı iki şeyden oluşur: birincisi, toprak ve toprağın ürünleri, parseller, binalar, makineler, aletler ki toprağın parçası olduğu için “sermaye” olarak adlandırılmaması gerekir; ikincisi insanlar arasındaki ilişki, birleştirici ruh. Para ya da takas aracı yardımıyla tüm muayyen malların uygun bir biçimde (bu durumda doğrudan diğeri için) ticaretinin yapılabildiği, doğrudan genel mallar için geleneksel bir sembolden başkaca bir şey değildir.
Bunun sermaye ile doğrudan hiç bir ilgisi yoktur. Sermaye bir takas aracı değildir ve bir sembol değil bir olasılıktır. Çalışan birinin ya da grubun özel sermayesi, muayyen bir zaman diliminde muayyen ürünler üretme olasılıklarıdır. Bunun için kullanılan maddi gerçeklikler, öncelikle, kendisinden daha fazla yeni ürünlerin işlenebileceği materyallerdir – toprak ve toprağın ürünleri -; ikincisi, çalışılan aletlerdir ( ayrıca toprağın ürünleridir); üçüncüsü, çalışma sırasında işçilerin tükettiği yaşam gereksinimleri, yine toprağın ürünleridir. Kişi sadece tek bir üründe çalıştığı müddetçe, o ürünü üretim sırasında ve üretim için ihtiyaç duyduğu ürün ile takas edemez; fakat çalışan tüm insanlar bu beklenti ve gerilim halindedir. Sermaye, şimdi, yalnızca umulan ürünün beklentisi ve peşin ödemesidir, itibar ve mütekabiliyet ile tümüyle aynıdır. Adil takas ekonomisinde iş talebi olan her şahıs ya da müşterileri olan her üretim grubu açlıkları ve elleri için maddi araçları, yeryüzünü ve yeryüzünün ürünlerini alır. Çünkü hepsinin mütekabil ihtiyaçları vardır ve her biri bir diğerine kendi beklenti ve gerilimden ortaya çıkan gerçeklikleri sağlar; böylelikle bir kez daha olasılık ve hazırlık gerçekliğe dönüşür vs. Dolayısıyla sermaye bir şey değildir; toprak ve ürünleri bir şeydir. Geleneksel görüş, şeyler dünyasının tümüyle müsaade edilemez ve etkili bir biçimde yanlış kopyası olduğu şeklindedir. Sanki tek ve sadece topraklardan oluşan dünya, bir şey olarak sermayenin dünyası olarak da vardı. Buna göre olasılık, ki sadece gerilim ilişkisidir, bir gerçekliğe dönüşür. Sadece bir tane objektif gerçeklik vardır, o da topraktır. Genellikle sermaye olarak adlandırılan geri kalan her şey ilişki, hareket, dolaşım, olasılık, gerilim, itibar ya da bizim adlandırdığımız gibi ekonomik işleviyle birleştirici ruhtur. Bu elbette sevgi ve nezaket gibi amatörce arzı endam etmeyecektir fakat Proudhon’un takas bankası olarak adlandırdığı amaca yönelik organları kullanacaktır.
İçinde bulunduğumuz zamana kapitalist çağ dediğimizde, bu ifade, birleştirici ruhun artık ekonomide hüküm sürmediği, fakat nesne-putun yani gerçekte bir şey olmayan bir şeyin hüküm sürdüğü, bazı şeylerin gerçekten bir şey olmadığı fakat hiç olduğu bir şey için yanlışlık yapıldığı anlamına gelir.
Bir şey olduğu düşünülen bu hiçbir şey, zengin adamın evine pek çok somut gerçeklik getirir, çünkü çok değerli [Geltung] olduğu düşünülen paradır [Geld]. Ve bu hiçbir şey söz konusu gerçeklikleri iktidar konumuna getirir. Hepsi de hiçbir şeyden değil topraktan ve yoksulun çalışmasından kaynaklanır. Çünkü ne zaman çalışma (iş) toprağa yaklaşmak istese ve nerede bir ürün bir emek aşamasından diğerine geçmek istese, tüketici sektörüne girebilmesinden önce, sahte sermaye kendisini tüm bu iş sürecine sokar ve küçük hizmetleri için sırf ödeme almakla kalmaz faiz de alır çünkü hareketsiz durmayı değil dolaşıma girmeyi çok ister.
Bir şey olduğu düşünülen ve birliğin kaybolan ruhunu ikame eden diğer bir hiçbir şey, yukarıda sık sık bahsedildiği üzere devlettir. İnsanlarla insanlar arasında, insanlarla toprak arasında, insanlar arasındaki hakiki bağ (karşılıklı çekim ve ilişki, özgür bir ruh) her nerede zayıflamışsa orada, bir engel, itiş, soğurma ve sıkıştırma olarak her yerde devreye girer. Hakiki karşılıklı çıkarın ve güvenin yerini alan sahte sermayenin vampir-benzeri yağma gücünü ifa edememesi, mülk sahipliğinin güç tarafından, devlet, devlet yasaları, yönetimi ve idaresi tarafından desteklenmiyor olsa bile haraç koyamaması gerçeği ile de ilgili olmalıdır. Fakat kişi hiç unutmamalıdır ki tüm bunlar – devlet, yasalar ve yöneticiler – insanlar için – yaşam ve eziyet imkânlarından yoksun oldukları ve birbirlerine şiddet uyguladıkları için – diğer bir deyişle insanlar arasındaki güç için sadece birer isimdirler.
O halde doğru sermaye tanımı verildikten sonra “sermaye” teriminin pek de doğru olmadığını bu bölümde gördük çünkü bu terim hakiki sermayeyi değil sahte sermayeyi belirtmektedir. Fakat biri insanlar için gerçek bağları çözmek, kabul edilmiş sözcükleri ilk kez kullanmak istediğinde bu hükümsüz de kılınamaz. Burada olan da budur.
Bu bakımdan işçiler hiç sermayeleri olmadıklarını anladığı zaman, düşündüklerinden çok daha farklı bir biçimde haklı olurlar. Sermayelerin sermayesinden, realite olan tek sermayeden – gerçi realite bir şey olmasa da – ruhtan yoksundurlar. Bu imkândan ve tüm yaşam önkoşulundan vazgeçirilmiş olan hepimiz gibi tüm yaşamların maddi koşulu da yani toprak da ayaklarının altından alınıp götürülmüştür.
Bu yüzden toprak ve ruh – sosyalizmin çözümüdür.
Ruh tarafından zapt edilen insanlar ilk önce toplum için ihtiyaç duydukları tek dışsal koşul olarak toprağı arayacaktır.
Sosyalizm bunun tersine çevrilmesidir. Sosyalizm yeni bir başlangıçtır. Sosyalizm doğaya geri dönüştür, ruhun yeniden bağışlanması, ilişkilerin yeniden kazanılmasıdır.
İnsanların ürünlerini dünya pazarında ve kendi ulusal ekonomilerinde takas ettiğinde toprağın da hareketli kılındığını çok iyi biliyoruz. Toprak uzun zamandır menkul kıymetler piyasasının nesnesine, kâğıda dönüştürülmüş durumdadır. İnsanların kendi dünya pazarlarında ve ulusal ekonomilerinde bir ürünü denk bir ürün ile takas edebilmeleri halinde, diğer bir deyişle daha büyük grupların kendi tüketimlerini ve olağanüstü kredilerini birleştirerek kendilerine olanak tanımaları halinde, bu kesinlikle sonuç verecektir, kendi kullanımları için kapitalist piyasaya başvurmaksızın yeni materyallerden giderek artan miktarlarda sanayi ürünü üretebileceğini de biliyoruz. Bundan sonra insanların zaman içerisinde sadece toprak ürünlerini değil artan bir şekilde toprağın kendisini satın alabilir hale geleceğini biliyoruz. Bu tür güçlü tüketici-üretici-birliklerin sadece kendi karşılıklı kredilerini değil nihayetinde kayda değer para sermayesini de kontrol edeceğini biliyoruz. Fakat insanlar sadece bununla tatmin olsaydı, nihai kararı yalnızca tehir ederlerdi. Toprak sahipleri toprakta büyüyen veya toprak altından elde edilen her şey üzerinde, tüm insanların yiyeceği ve sanayi hammaddeleri üzerinde bir tekele sahiptir. Devletin ve para-sermayenin daima genişleyen kısmının temelleri, toprağın özel sahipliği kaldırıldığında ve mütekabiliyet sosyalist sermaye biçimi olarak gösterildiğinde yıkılır. Fakat bu noktaya ulaşmadan önce tüketici-üretici-kooperatifleri tarafından kapitalist ticaret ve endüstri ne kadar yok edilirse, devlet ve para-kapitalizmi de toprak ileri gelenlerinin tarafında o kadar güçlü yer alacaktır. Arazi sahipliği sektörü kooperatiflere kendi üretimleri için otomatik olarak tedarik sağlamayacak, bilakis ürünlerinin fiyatını neredeyse satın alınamayacak yüksek fiyat seviyelerinde artıracaktır. Zira tıpkı sermayenin de aynı şekilde sadece hayali bir hakiki cesamete sahip olması gibi toprak sadece görünüşte akışkan ya da kâğıttır. Karar anında toprak gerçekte ne ise ona dönüşür: sahiplenilen ve alıkoyulan fiziki doğanın bir parçası.
Sosyalistler toprak sahipliğine karşı mücadeleden kaçınamaz. Sosyalizm için mücadele toprak için mücadeledir; toplumsal mesele tarımsal bir meseledir.
Şimdi Marksistlerin proleterya teorisinin nasıl muazzam bir yanlış olduğu da görülebilir. Devrim bugün olsaydı, ne yapılacağına ilişkin halkın hiçbir tabakasının bizim sanayi proleterlerininkinden daha az fikri olmazdı. Serbest kalma için duydukları özlem açısından – zira serbest kalmanın ve soluklanmanın hasretini çekmektedirler fakat hangi yeni ilişkileri ve koşulları tesis etmek istediklerine dair çok az fikirleri vardır – elbette Herwegh’in eski sloganı çok çekicidir “İşin adamı, uyan! Gücünü bil! Senin güçlü kolun durursa, tüm çarklar durur”. Bu deyiş cazibelidir, olgusal gerçeklere genel bir ifade veren her şey gibi ve bu bakımdan mantıklıdır. Genel grevin berbat bir kaos üreteceği, işçiler eğer kısa bir süre bile olsa dayanabilirlerse kapitalistlerin teslim olmak zorunda kalacağı oldukça doğrudur.
Fakat bu çok büyük bir “eğer”dir ve bugün işçiler, devrimci bir genel grev durumunda kendilerine yiyecek sağlamakla ilgili muazzam zorluklara ilişkin yeterli netlikte bir resme neredeyse hiç sahip değillerdir. Yine de ani, kapsayıcı, şiddet hamleli bir genel grev devrimci sendikalara belirleyici bir gücü şüphesiz verir. Devrimden sonraki gün, sendikalar fabrikaları ve atölyeleri işgal edecek ve dünya kâr-piyasası için özdeş ürünler üretmeye devam etmek zorunda kalacak, tasarrufları ve kârları kendi aralarında bölüşecektir – ve elde ettikleri tek sonucun durumlarının daha da kötüleşmesi, üretimin durması ve tam bir imkânsızlık olduğunu görünce şaşıracaklardır.
Kâr-kapitalizminin takas ekonomisini, doğrudan sosyalist takas ekonomisine dönüştürmek tümüyle imkânsız hale gelmiştir. Bu aktarımın birden yapılamayacağı apaçıktır; eğer tedricen uygulama için bir girişimde bulunulursa, sonuç, devrimin en berbat şekilde parçalanması, hızla müteakip taraflar arasında en vahşi mücadelelerin yaşanması, ekonomik kaos ve politik despotizm olacaktır.
Ürünlerin imalatında ve dağıtımında adalet ve akıldan çok fazla uzaklaştırıldık. Her tüketici bugün tüm dünya ekonomisine bağımlıdır çünkü kâr ekonomisi tüketici ile ihtiyaçları arasına konmuştur. Yediğim yumurtalar Galiçya’dan, tereyağı Danimarka’dan, et Arjantin’den, ekmeğim için tahıl da Amerika’dan, takım elbisem için yün Avustralya’dan, gömleğimin pamuğu, botlarım için deri ve gerekli tabaklama malzemeleri, masa, sandalye, sıra, vs için tahta, hepsi Amerika’dan gelmektedir.
Zamane insanlar ilişkilerini kaybetmişler ve sorumsuzlaşmışlardır. İlişki, insanları bir araya getiren ve onların ihtiyaçlarını karşılamak için birlikte çalışmasını sağlayan bir çekimdir. Bu ilişki, ki onsuz yaşayan insanlar olamayız, dışsallaştırılmış ve şeyleştirilmiştir. Tüccar ürünlerini kimin satın aldığını umursamaz; proleterya ne yaptığını veya nerede çalıştığını umursamaz; teşebbüsün doğal ihtiyaçları karşılama amacı yoktur; teşebbüsün tüm ihtiyaçları karşılayabilecek, düşünmeden, mümkün mertebe çalışmadan, diğer bir deyişle mümkün mertebe tabi kılınan öteki insanların çalışmasıyla, parayla, şeyleri mümkün olan en büyük miktarlarda elde etme şeklinde yüzeysel bir amacı vardır. Para ilişkileri yutmuştur ve dolayısıyla bir şeyden daha fazlasıdır. Amaçlı bir şeyin işareti, ki doğa dışında suni olarak işlenmiştir, artık büyüyememesi, çevresinden malzeme veya enerji çıkaramayıp sakin bir şekilde tüketilmeyi beklemesi, kullanılmadığı takdirde er ya da geç bozulmasıdır. Büyüyen şey kendi hareketine ve kendi nesline sahip olup bir organizmadır. Ve bu bakımdan para suni bir organizmadır; büyür, döl üretir, her nerede olursa olsun çoğalır ve ölümsüzdür.
Fritz Mauthner (Dictionary of Philosophy) “Tanrı” kelimesinin aslen “put” kelimesi ile özdeş olduğunu ve her ikisinin de “dökme (metal)” anlamına geldiğini göstermiştir. Tanrı insanlar tarafından yapılarak hayat bulan, insanların yaşamını kendisine çeken ve sonunda tüm insanlıktan daha güçlü bir hale dönüşen bir üründür.
İnsanoğlunun bugüne kadar fiziken yarattığı tek “dökme metal”, tek put, tek Tanrı paradır. Para sunidir ve canlıdır, para parayı doğurur ve para ve para ve para yeryüzündeki tüm güce sahiptir.
Kim sosyalizm için bir şeyler yapmak isterse, sezilen ve fakat bilinmeyen neşe ve mutluluğun önsezisinden işe koyulmalıdır. Hala öğreneceğimiz çok şey var: çalışma neşesi, ortak çıkar neşesi ve karşılıklı sabır neşesi. Her şeyi unuttuk yine de hepimiz içimizde onu hala hissediyoruz.
Ancak bunu göremeyen, bugün de paranın, bu Tanrının insandan çıkmış ve yaşayan bir şeye dönüşmüş, bir şey-olmayanın, ruhtan başka bir şey olmadığını, paranın deliliğe dönüşen yaşamın anlamı olduğunu hala göremez. Para servet ihdas etmez, para servettir; kendi başına (per se) servettir, para hariç hiç kimse zengin değildir. Para gücünü ve yaşamını başka bir yerden alır; para bunları yalnızca bizden edinir; parayı zengin ve bereketli bir biçimde üretken kıldıkça kendimizi, hepimizi yoksullaştırırız ve baltalarız. İnsan kadınlardan yüz binlercesinin artık anne olamadığı neredeyse abartısız bir doğruya dönüşmüştür. Çünkü korkunç para tıpkı bir vampirin erkek ve kadından hayvan sıcaklığını ve erkek ve kadının damarlarından kanını emdiği gibi döl ve sert metal verir. Biz hepimiz dilencileriz ve yoksul garibanlarız ve budalayız çünkü para Tanrıdır ve çünkü para yamyama dönüşmüştür.
Sosyalizm bunun tersine çevrilmesidir. Sosyalizm yeni bir başlangıçtır. Sosyalizm doğaya geri dönüştür, ruhun yeniden bağışlanması, ilişkilerin yeniden kazanılmasıdır.
Bizim neden çalıştığımızı öğrenmekten ve bunu uygulamaktan başka sosyalizme giden başka bir yol yoktur. Günümüz insanlarının ruhlarını sattığı Tanrı ya da şeytan için değil, ihtiyaçlarımız için çalışıyoruz. Çalışma ve tüketim arasındaki bağlantının yeniden yapılanması: işte bu sosyalizmdir. Tanrı şimdilerde çok güçlü ve her şeye kadir hale gelmiştir ki bundan böyle yalnızca teknik bir değişim, takas sisteminde reform ile kaldırılamaz.
Bu yüzden sosyalistler üyelerinin ihtiyaç duyduğunu üreten yeni topluluklar oluşturmalıdır.
Ne insanoğlunu bekleyebiliriz ne de bireyler olarak içimizdeki insanlığı bulup yeniden yaratmadığımız sürece, ortak bir ekonomi ve adil bir takas sistemi için, insanoğlunun birleşmesini bekleyebiliriz.
Her şey bireyle başlar ve her şey bireye bağlıdır. Günümüzde bizi çevreleyen ve zincirleyen şeylerle kıyaslandığında sosyalizm, insanların bugüne kadar üstlenmiş olduğu en devasa görevdir. Bu görev cebir ve zekâ da dâhil dışsal çarelerle gerçekleştirilemez.
Başlangıç noktası olarak biraz yaşamı, yaşayan ruhun dışsal biçimlerini içeren pek çok şeyi hala kullanabiliriz. Eski ortak mülkiyetin kalıntılarına, çiftçilerin ve tarla işçilerinin yüzyıllar önce özel mülkiyete geçmiş olan, asli ortak mülkiyet anılarına sahip topluluklarından ve de tarla ve zanaat işleri için ortak ekonomiyi hatırlatan geleneklerden faydalanılabilir. Çiftçinin kanı pek çok kent proletaryasının damarlarında hala dolaşmaktadır; Kent proletaryası bunu tekrar dinlemeyi öğrenmelidir. Amaç, hala çok uzak olan amaç, bugün genel grev olarak diğer bir deyişle, başkaları, zenginler, putlar ve canavarlık için çalışmayı reddetmek şeklinde adlandırılmaktadır. Genel grev – fakat elbette ki bugün ilan edildiği şekilde ve anlık başarısının çok belirsiz ve nihai başarısızlığının mutlak kesin olduğu başkaldırı ile birlikte kollar çapraz tutulu pasif genel grevden farklı olan genel grev – kapitalistlere şöyle seslenir: “En uzun kimin dayanabileceğini görelim!” Genel bir grev, evet! Fakat aktif olan bir grev, zaman zaman devrimci genel grevle ilişkili, sade dilde “yağmalama” denilenden çok farklı bir eylem. Aktif genel grev yalnızca çalışan insanların faaliyetlerinin, emeklerinin bir gıdımını bile başkalarına vermeyi reddedebildiği, sadece kendi ihtiyaçları, kendi gerçek ihtiyaçları için çalıştığı zaman muzaffer olacaktır. Bu hala çok uzaktır – fakat sosyalizmden hala çok uzak olduğumuzun, uzun, çok uzun bir yola başladığımızın farkında olmayan kim? İşte bu yüzden Marksizmin can düşmanıyız: çünkü Marksizm çalışan insanların sosyalizmle başlamalarını engellemiştir. Tamah ve zorluğun taşlaşmış dünyasından bizleri çıkaracak olan sihirli sözcük “grev” değil, “çalışmak”tır.
Tarım, endüstri ve zanaat, akli ve fiziki çalışma, öğretme ve çıraklık sistemi yeniden birleştirilmelidir; Peter Kropotkin bunu başarma yöntemlerine dair kendi kitabı Tarla, Fabrika ve Atölye’de çok değerli şeyler söylemiştir.
Halktan, tüm halktan, tüm halkımızdan umudumuzu kesmemeliyiz. Elbette bugün halklar yoktur. Devlet ve para halkın, diğer bir deyişle ruhla birleşmiş insanların yerini alırken bireyler bölünmüş insan parçalarına indirgenmiştir.
Yalnızca ilerlemeci ve ruhsal olan bireyler bir kez daha halkın ruhu ile dolduğu zaman, halkın ön bir biçimi yaratıcı insanlarda yaşadığında ve yürekleri, akılları ve elleri ile hakikatte gerçekleşme talep ettiğinde Halk, varlığa döndürülebilir.
Sosyalizm, her tür bilgiyi gerektirse de bir bilim değildir – doğru yolu yürümek adına, hurafeyi ve yanlış yaşamı terk etmek için gerekli bir koşuldur. Bununla birlikte sosyalizm kesinlikle bir sanat, canlı malzemeyle inşa eden yeni bir sanattır.
Şimdi, tüm sınıflardan kadınlar ve erkekler halka varmak için halkı terk etmeye çağrılmaktadır.
Çünkü işte görev budur: halktan umudu kesmemek fakat aynı zamanda halkı beklememek. Her kim içinde taşıdığı halk cevherine hakkını verirse, her kim kendisi gibi başkaları ile bu doğmamış tohumun ve basıncın hayali biçiminin hatırına, sosyalist düzeni gerçekleştirmek için yapılabilecek her şeyi gerçeğe dönüştürmek amacıyla birleşirse halkı halka gitmek üzere terk eder.
Sosyalizm, kendisi için birleşen, var olan adaletsizlik için en derinden tiksinti ve hakiki bir toplum oluşturma için en güçlü arzuyu ve özlem hissini duyanların sayısına bağlı olarak farklı bir gerçekliğe dönüşecektir.
O halde sosyalist haneleri, sosyalist köyleri, sosyalist toplulukları kurmak için birleşelim.
Kültür herhangi bir özel teknoloji biçimine ya da ihtiyaçların tatminine değil, adaletin ruhuna dayanır.
Sosyalizm çevremizde ve içimizde berbat koşullar yüzünden acı çeken herkesin davasıdır ve çoğu sınıf yakında herkesin bugün şüphe ettiğinden daha çok acıya katlanacaktır. İşçi birlikleri dâhil hiç kimse ahlak ve kendi kefareti açısından parasını tek kalemde vermek ve bu para ile sosyalizmin başlangıcı için toprağı özgürleştirmek dışında sahip olduğu parası ile daha iyi bir şey yapamaz. Toprak özgür olduğunda hiç kimse bu toprağın satın alındığını söyleyemeyecektir
Kim sosyalizm için bir şeyler yapmak isterse, sezilen ve fakat bilinmeyen neşe ve mutluluğun önsezisinden işe koyulmalıdır. Hala öğreneceğimiz çok şey var: çalışma neşesi, ortak çıkar neşesi ve karşılıklı sabır neşesi. Her şeyi unuttuk yine de hepimiz içimizde onu hala hissediyoruz.
Sosyalistlerin kapitalist pazar ile mümkün mertebe irtibatlarını kestiği ve dışarıdan hala gelmesi gereken değer kadar ihracat yaptığı bu yerleşimler sadece küçük başlangıçlardır ve denemelerdir. Böylelikle insan kitleleri, topluluğun yüreğindeki neşe, kendisi ile mutmain yeni ilkel saadete imrenme ile üstesinden gelecektir ki bunlar ülke üzerinde parlamalıdır.
Gerçeklik olarak sosyalizm yalnızca öğrenilebilir; sosyalizm, tüm yaşam gibi bir girişimdir. Şiirsel sözcükler ve betimlemelerle biçimlendirmeye çalıştığımız her şey – işteki çeşitlilik, akli çalışmanın rolü, en uygun ve en az sorgulanabilir takas aracı biçimi, hukuk yerine sözleşmenin takdimi, eğitimin yenilenmesi, tüm bunlar gerçekleştirme eyleminde gerçeğe dönüşecek ve kesinlikle önceden belirlenmiş bir şablona göre düzenlenecektir.
Muhtemelen ileride, düşünce ve tahayyülde net olarak ortaya konmuş biçimlere sahip toplulukları ve sosyalizm topraklarını beklemiş ve öngörmüş olan kişileri hatırlayacağız. Realite kendi bireysel oluşumlarından farklı görünecektir fakat onların bu imgelerinden kaynaklanacaktır.
Burada Proudhon’u ve onun keskin bir biçimde tanımladığı, sözleşme ve özgürlük ülkesine dair asla belirsiz olmayan tasavvurlarını hatırlayalım. Henry George, Michael Flürscheim, Silvio Gesell, Ernst Busch, Peter Kropotkin, Elise Reclus ve başka pek çok kişi tarafından görülmüş ve tarif edilmiş birçok iyi şeyi hatırlayalım.
Hoşumuza gitse de gitmese de geçmişin varisleriyiz; gelecek nesillerin bizim varislerimiz olması için irade toplayalım ki böylece tüm yaşamımızda ve eylemlerimizde gelecek nesilleri ve çevremizdeki insan kitlelerini etkileyelim.
Bu tümüyle yeni bir sosyalizm, yeniden yeni olan bir sosyalizmdir; zamanımız açısından yeni, ifade açısından yeni, geçmişe dair görüşü açısından yeni, pek çok ruh halleri açısından da yenidir. Neyin var olduğuna yeni bir bakışla bakmamız da gerekmektedir: insan sınıflarına, kurumlara ve geleneklere yeniden bakmalıyız. Şimdilerde köylüleri tümüyle yeni bir ışık altında görüyoruz ve bize nasıl muazzam bir görev (onlara konuşmak, aralarında yaşamak ve içlerinde solan ve körelen şeyleri – dini, dışsal ya da yüce bir güce inanç değil, yaşadığı müddetçe birey insanoğlunun kendi içindeki gücüne ve mükemelleştirilebilirliğine inanç – canlandırmak ve yeniden diriltmek görevi) bırakıldığını biliyoruz. Köylünün ve toprak sahibi olmaya sevgisinin nasıl korkulan olduğunu [biliyoruz]: köylülerin çok fazla toprağı yoktur, çok az toprağı vardır ve bu onlardan alınmamalıdır, onlara verilmelidir. Fakat elbette herkes gibi onların da her şeyden önemlisi ihtiyaç duyduğu şey ortak, komünal ruhtur. Ancak onlarda bu ruh, kentli işçilerdeki kadar çok gömülmüş değildir. Sosyalist yerleşimcilerin sadece mevcut köylere gidip oralarda yaşamaları gerekmektedir ve canlanabilecekleri ve on beşinci ve on altıncı yüzyılda içlerinde olan ruhun bugün bile yeniden uyandırılabileceği görülecektir.
insanlara bu sosyalizmden yeni bir dille bahsedilmelidir. Burada birinci, ilk girişimde bulunulmaktadır. Bizler, bizler ve başkaları bunu daha iyi yapmayı öğreneceğiz. Bizler ruhsuz sosyalist biçim olan kooperatiflere ve amaçsız cesaret olan sendikalara sosyalizmi getirmek istiyoruz.
İstesek de istemesek de konuşma ile kalmayacağız; daha ileri gideceğiz. Şimdiki zaman ile gelecek zaman arasında bir boşluk olduğuna artık inanmıyoruz; biliyoruz: “Amerika ya buradadır ya da hiçbir yerdedir”. Şimdi, şu anda yapmadığımız ne varsa onu hiçbir zaman yapmayacağız.
Tüketimimizi birleştirebilir ve her tür paraziti yok edebiliriz. Kendi tüketimimiz için mal üretmek üzere bir sürü zanaat ve endüstri tesis edebiliriz. Bunda, kooperatiflerin şimdiye kadar ilerlediğinden daha ileriye gidebiliriz, zira onlar kapitalist-yönetimli teşebbüs ile rekabet etme fikrinden hala kurtulamıyorlar. Onlar bürokratik, onlar merkeziyetci; işverene dönüşmenin ve sendikalar üzerinden işçileri ile sözleşme aktetmenin dışında kendilerine yardım edemezler. Tüketici-üretici-kooperatifte her bir kişinin kendisi için hakiki bir takas ekonomisi içerisinde çalıştığı, bu ekonomi içerisinde kârlılığın değil işin verimliliğinin belirleyici olduğu; pek çok teşebbüs biçiminin, ör. küçük teşebbüsün, kapitalizmde kârsız olsa da burada tamamen verimli olduğu ve sosyalizmde hoş karşılandığı onların aklına gelmez.
Siz ressamlar, şairler, müzisyenler bunu biliyorsunuz ve yeni halklardan çıkacak olan gücün ve şevkin ve tatlılığın sesleri şimdiden sizden bahsediyor. Tüm kimsesizliğimizde parçalanmış genç insanlar yaşıyor, sağlam insanlar, eski insanlar, test edilmiş ve onaylanmış, asil kadınlar:
Yerleşimler kurabiliriz, gerçi bunlar bir çırpıda kapitalizmden tümüyle kaçamazlar. Fakat biz sosyalizmin bir yol, kapitalizmden uzak bir yol olduğunu ve her yolun bir başlangıcının olduğunu biliyoruz. Sosyalizm, kapitalizmden çıkmayacaktır, ondan uzakta büyüyecektir; kendisini kapitalizme kapatacaktır.
Toprak satın alma aracı ve bu yerleşimlerin ilk işletim fonları, sendikalar ve bize katılan işçi grupları vasıtasıyla ve bize ya tamamen katılmış ya da en azından davamıza katkıda bulunan zengin adamlar kanalıyla tüketimlerimiz bir havuzda toplanarak elde edilecektir. Tüm bunları beklemekte ve bu beklentiyi ilan etmekte tereddüt etmiyorum. Sosyalizm çevremizde ve içimizde berbat koşullar yüzünden acı çeken herkesin davasıdır ve çoğu sınıf yakında herkesin bugün şüphe ettiğinden daha çok acıya katlanacaktır. İşçi birlikleri dâhil hiç kimse ahlak ve kendi kefareti açısından parasını tek kalemde vermek ve bu para ile sosyalizmin başlangıcı için toprağı özgürleştirmek dışında sahip olduğu parası ile daha iyi bir şey yapamaz. Toprak özgür olduğunda hiç kimse bu toprağın satın alındığını söyleyemeyecektir – kendisi de bunu hissetmeyecektir bile -. Çok titiz olmayın, siz işçiler: ayakkabı, pantolon, patates, ringa balığı satın alıyorsunuz; siz, çalışan ve acı çeken insanlar, talihinizin şu ana kadar size oynattığı rol ne olursa olsun, kendi özgürlüğünüzü adaletsizlikten satın almak için gücünüzü bir araya toplamanız ve şu andan itibaren kendi topluluğunuz için ihtiyacınız olanı kendi toprağınız üzerinde yapmanız güzel bir başlangıç olmaz mıydı?
Unutmayalım: eğer doğru ruha sahipsek, o zaman toplum için ihtiyaç duyduğumuz her şeye sahibizdir: bir şey hariç: toprak. Toprak için açlık başınıza gelmeli, siz büyük şehrin insanları!
Kendi kültürleri ile sosyalist koloniler toprakta her yerde, kuzeyde, güneyde, doğuda ve batıda, kâr ekonomisinin süfliliğinin ortasında, her ilde dağıldığında ve görüldüğünde, tarifsiz fakat sessiz tutumlarında yaşama sevinci hissedildiğinde imrenme giderek artacaktır. O zaman, inanıyorum ki halk ilerleyecektir. Halk görmeye, bilmeye ve emin olmaya başlayacaktır. Dış görünüşte sosyalistçe, müreffeh ve keyifli yaşamak için sadece tek bir şey eksik olacaktır: toprak. Ve ardından halklar toprağı özgür kılacak ve artık sahte tanrı için değil insanlar için çalışacaktır. Sonra? Sadece başla: en küçük ölçekte ve en az sayıda insan ile başla.
Devlet, diğer bir deyişle hala cahil olan kitleler, imtiyazlı sınıflar ve her ikisinin de temsilcileri, icrai ve idari kast, bu işe başlayanların yolu üzerinde en büyük ve en küçük engelleri yerleştirecektir. Bunu biliyoruz.
Tüm bu engeller, eğer gerçek engeller iseler, onlarla bizim aramızda en küçük bir boşluk bırakılmaması için yakın ve bir arada durmamız halinde yok edilecektir. Bunlar artık sadece beklentilerde, hayallerde, korkulardaki engellerdir. Bunu şimdi görüyoruz: zamanı geldiğinde yolumuzu her tür engelle kapatacaklardır – ve bu yüzden bizler bu arada hiçbir şey yapmamayı seçeceğiz.
Köprüyü, köprüye geldiğimizde geçeceğiz! Şimdi ileri doğru hareket edelim ki böylece çoğalalım.
Hiç kimse halka şiddet uygulayamaz, bu halkın kendisi hariç.
Ve halkımızın büyük bir kısmı adaletsizliğin ve kendilerine bedenen ve ruhen zarar verenin tarafını tutacaktır çünkü ruhumuz yeterince güçlü ve ikna edici değildir.
Ruhumuz ateş almalı, aydınlatmalı, baştan çıkarmalı ve cezbetmelidir.
Konuşma bunu hiçbir zaman tek başına başaramaz; en güçlü, öfkeli ya da en nazik konuşma dahi yapamaz.
Sadece örnek, bunu başarabilir.
Örneklemeliyiz ve yol göstermeliyiz.
Örneklemek ve Fedakârlık ruhu! Geçmişte, günümüzde ve gelecekte, bu şekilde yaşamayı sürdürmenin imkânsızlığından dolayı her daim isyanda olan bu düşünceye fedakârlık üstüne fedakârlık yapılacaktır.
Şimdi, doğru yaşam biçimi için örnek sunmak üzere başka tür fedakârlıklar, kahramanca olmayan, sessiz, etkileyici olmayan fedakârlıklar yapmak gerekmektedir.
Sonra az olan çoğa dönüşecek ve çok olan da az olacak. Yüzlerce, binlerce, yüzbinlerce -çok az çok az!
Yine de engeller aşılacak zira doğru ruh sahibi olanlar kurarak en güçlü engelleri yok edecek.
Sosyalizmi inşa etmek için elinden geleni yapmak isteyen herkese çağrıda bulunuyorum. Sadece şu an gerçektir ve insanlar şu an yapmadığı her şeyi birden yapmaya başlamayacak, sonsuza dek yapmayacaktır. Hedef halktır, toplumdur, topluluktur, özgürlüktür, güzelliktir ve yaşam sevincidir.
Ve nihayet, nihayet çok uzun zamandır parlamış ve alevlenmiş olan sosyalizm, en sonunda ışık yayacak. Ve insanlar ve halklar büyük bir kesinlikle bilecekler: sosyalizm ve sosyalizmi gerçekleştirecek araçlar, tümüyle ve topyekûn, kendi içlerindedir, onların arasında bulunmaktadır ve sadece tek bir şeyden yoksundurlar: toprak! Ve toprağı özgür kılacaklar çünkü hiç kimse halka engel çıkarmayacak zira halk artık sosyalizme gölge etmeyecek.
Sosyalizmi inşa etmek için elinden geleni yapmak isteyen herkese çağrıda bulunuyorum. Sadece şu an gerçektir ve insanlar şu an yapmadığı her şeyi birden yapmaya başlamayacak, sonsuza dek yapmayacaktır. Hedef halktır, toplumdur, topluluktur, özgürlüktür, güzelliktir ve yaşam sevincidir. İnsanların slogan atmasına ihtiyacımız var; bu yaratıcı arzu ile dolmuş herkese ihtiyacımız var; eylem adamlarına ihtiyacımız var. Bu sosyalizm çağrısı, ilk başlangıcı yapmak isteyen eylem adamlarına ithaf olunur.
Bu kelimeleri ve kelimelerin arkasındaki hissiyatı hâlihazırda kendisine ithaf edildiği zaman duymamış olan herkese şimdi kısmen söylenmesine izin verin: insanların bizleri anlayabilmesi için benzeri pek çok fikri seslendirdiğimiz ve yanlış uygulanmış ya da yetersiz eğreti, güncel kelimeleri reddettiğimiz gibi, aynı durum bu kelimenin, sosyalizmin başına da gelebilir. Belki de bu çağrı daha iyi, daha derin ve daha ümit verici bir kelime bulma yolunun da başlangıcıdır. Herkes hâlihazırda bilmelidir ki sosyalizmimizin kırsal, pastoral barış ile sırf ekonomiye ve hayatın gerekleri için çalışmaya adanmış geniş bir yaşam arzusuyla ya da muhteşem rahatlıkla hiçbir ortak yanı bulunmamaktadır. Burada ekonomiden çok konuşuldu; ekonomi kendi yaşamımızın temelidir ve öyle dönüşmelidir ki hakkında az konuşulur hale gelsin. Selam olsun içinde olduğumuz bu zamanda hiç bir ekonomiye ve hiçbir mekâna katlanmayan siz avarelere, berduşlara ve serserilere. Selam olsun yaratıcılığı zamanı aşan sanatçılara. Selam olsun yaşamlarını soba borusunda pörsütmek istememiş siz eski savaşçılara! Bugünün savaş, savaş tehditleri ve vahşilik dünyasında ne varsa hepsi neredeyse tümüyle kimsesizlik ve tamahın yalnızca kaba bir maskesidir: kişilik, vefa ve şövalyelik ender bulunur hale gelmiştir. Selam olsun, hiçbir kelimenin dışarı çıkmadığı kalplerinin derinliklerinde önerileri olan siz kekemelere, siz sessiz olanlara: bilinmeyen yücelik, konuşulmayan mücadeleler, ruhun derinden acı çekişi, delişmen neşeler ve kederler şu andan itibaren hem bireyler hem de halklar açısından insanoğlunun talihi olacaktır.
Siz ressamlar, şairler, müzisyenler bunu biliyorsunuz ve yeni halklardan çıkacak olan gücün ve şevkin ve tatlılığın sesleri şimdiden sizden bahsediyor. Tüm kimsesizliğimizde parçalanmış genç insanlar yaşıyor, sağlam insanlar, eski insanlar, test edilmiş ve onaylanmış, asil kadınlar: orada burada, kendi bildiklerinden daha fazlası olan çocuk kalpli insanlar yaşıyor. Her birinin içinde bir gün yeni insanları ele geçirecek ve şekillendirecek ve ileri sürecek inanç ve büyük neşe ve büyük acının kesinliği yaşıyor. Acı, kutsal acı: gel, ah gel yüreklerimize! Bulunmadığın yerde barış asla olmayacak. Siz hepiniz – ya da o zamanlar çok mu azdınız?- rüyanın güldüğü ve ağladığı siz hepiniz, eylem soluyan siz hepiniz, içinizde derin coşkuyu hisseden siz hepiniz, günümüzde çevremizde olan hırpani saçmalık ve süflilik için değil sefalet ve zorluk denen dava ve delilik ve gerçek sıkıntı için umutsuzluğa kapılmak isteyen siz hepiniz, bugün yalnız olan ve içinde içsel bir biçim, imge ve bastırılmış yaratıcı enerji ritmi barındıran siz hepiniz, yüreklerinizden buyurabilen siz hepiniz: sonsuzluk adına, ruh adına, hakiki yol olmak isteyen imge adına insanoğlu helak olmasın. Bugün kendisine zaman zaman proletarya, zaman zaman burjuva, zaman zaman yönetici kast denen gri-yeşil, kalın çamur ve her yerde, yukarıda ve aşağıda bulunan tiksindirici kütleden başka bir şey değildir. İnsanlar tarafından çarpıtılan bu korkunç itici tamahın, doymuşluğun, yozlaşmanın bundan böyle bizi kirletmesine ve boğmasına izin verilemez: hepsi sosyalizme çağrılmaktadır.
Bu bir ilk sözdür. Daha da fazlası söylenmelidir. Söylenecektir. Burada çağrılan ben ve diğerleridir.
Çev: Nesrin Aytekin
https://itaatsiz.org/?p=5545
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]


2020.09.24 13:32 ArnoldCivardanegezer Inceller reddedildikleri veya güzel kadınların peşinde koştukları için mi incel ?

Gerek buraya twitter'dan görüp gelen normie tipleri gerekse kendini femcel sanan chadsexual mallar ortak bir iddiaya sahipler o da şu: ''Kızlar tarafından reddedilip incel olmuş'' veya ''Güzel kızların peşinde koşup karşılık alamayınca incel olmuş''
Bu genellikle kadınların yürüttüğü, toplumda var olan hipergami sorunuyla yüzleşmekten kaçma ve topu taca atma taktiğine hizmet eden bir algının ürünüdür. Hipergamiyle yüzleşmekten kaçma sebepleri de elbette ki kendi rahatlarının bozulmasını istememelerinden kaynaklanıyor, nasılsa istedikleri chadin altına yatıp, döl kovası haline geldikten sonra bir betabuxx bulacaklarına şüphe yok.
Peki gerçekten inceller güzel kızların peşinden koşup, çirkin kızlara şans vermiyor mu? Hayır. Pek çok incel bırakın güzel kızların peşinde koşmayı, herhangi bir kıza çıkma teklifi edecek kadar bile arkadaş çevresine yaklaşamamıştır. Bu da tiplerinin (bazı kişilerde psikolojik) bozuk olmasından kaynaklanıyor. Aksine bizler güzel kızlara sanıldığı kadar dahi ilgi duymazken o kadar da güzel olmayan kızlarla eşleşmeyi tercih ederiz. Örn: 3/10 bir erkek olarak 2-3-4/10 kızları tercih eder. Fakat kadınlarda var olan hipergami sebebiyle 3/10luk bir kız kendi seviyesindeki erkekleri asla tercih etmez, daha üst skalada olan 'chad' peşinde koşar. Bu sebeple 3/10 bir kızın pek çok erkekle ilişkisi olabilirken aynı düzeydeki erkek şayet parası da yoksa partner bulamaz.
Ayrıca kadınlarda bu durum erkeklerdekinin aksine bir avantajdır çünkü pek çok erkek güzel kızların ulaşılmaz olduğunu düşünerek bu gibi çok da güzel olmayan kızlara yaklaşmaya çalışır. Hayatında 3 ay konuştuğu karşı cins olmasa depresyona girecek tipler, hiç bir kızla fiziksel etkileşime girmemiş erkeklere ''karı beğenmiyor'' diyorsa ortada ciddi bir yanlış anlaşılma var demektir.
Sizlerin daha önce konuştuğu,ilgi gösterdiği veya reddedildiği kızlar çok güzel miydi ? Benimkiler 2ila4/10 arasındaydı hep hiçbiri de benimle ortalama altı tipe sahip olduğum için ilgilenmedi.
submitted by ArnoldCivardanegezer to turkincel [link] [comments]


2020.09.23 11:18 KCTurkeyCM2 Kimlik Avı Web Siteleri Hakkında Uyarı



KuCoin Group, bir web sitesinin KuCoin kullanıcılarının oturum açma bilgilerini çalmak amacıyla oluşturulan bir oltalama web sitesinde KuCoin ticari markasını kullandığına dair kullanıcılardan birkaç rapor aldı.

KuCoin Grubu, burada beyan eder ve açıklık getirir:
- "https: //kucoin-exchange .xn--net-9o0a sahte bir web sitesidir
- "https: //kucoin-exchange .xn--net-9o0a'nın KuCoin Group ile hiçbir ilişkisi yoktur ve KuCoin Group platforma KuCoin ticari markasını ve diğer fikri mülkiyeti kullanma yetkisi vermemiştir.

NOT: Yukarıdaki adreslere tıklamamanız için link içinde boşluk bıraktık, güvenliğiniz için lütfen siteyi ziyaret etmekten kaçının.

Bu web sitelerinden kaçınmak için aşağıdaki önerilerimizi okuyun:
https://www.kucoin.com/news/en-warning-about-phishing-websites
submitted by KCTurkeyCM2 to kucointurkey [link] [comments]


2020.09.23 08:18 emrozt Türkiye'nin sorunu AKP değildir!

Vasat sevicilik, ota boka şükretmek, azıcık aşım kaygısız başım zihniyeti, neden-sonuç ilişkisi kuramamak, cehaleti övmek, gösteriş budalalığı, birey olamamak, sorgulayamamak, fanatik olmak, göte göt diyememek...
İşte bunlar AKP'yi doğurmuştur. AKP sebep değildir, sonuçtur. Zihniyet devrimi olmadığı sürece AKP gider, XKP gelir kokuşmuşluk devam eder.
submitted by emrozt to KGBTR [link] [comments]


2020.09.20 11:20 griljedi (Kuram) Jon Snow Hayalet’i Nasıl Buldu?

(Kuram) Jon Snow Hayalet’i Nasıl Buldu?

https://preview.redd.it/s1lvqcsss9o51.png?width=1280&format=png&auto=webp&s=69f3fc3767185650e0b544d139db95acf639cea1
ASOIAF Youtuber Talking Thrones’un “The Real Reason Jon Snow Found Ghost” isimli videosunu izlediğimde genel olarak hoşuma gitti, çevirmek bugüne kısmetmiş. Her zaman ki gibi kendi cümlelerim, yorumlarım ve eklemelerimle yazıyı hazırlıyorum.
Bildiğimiz gibi Bran I POV’da ölü bir ulu kurt ve beş yavru bulunmuştu; üç erkek, iki dişi. Bunlar Ned Stark’ın beş meşru evladının sayısına ve cinsiyetlerine denk geliyordu. Lord Stark ilk başta yavruları istemese de Jon’un ikna becerisiyle Ned ikna edildi ve çocuklar kurtları aldı. Ortalıkta Jon için bir kurt yoktu. Herkes atlara binip köprüye kadar atlarını sürdüklerinde Jon bir anda atını durdurdu.
Atlarına binip yola çıktıklarında, Bran zaferin şekerli tadını ağzında hissediyordu. Yavru kurdunu kıyafetindeki deri katlarının arasında sarmalamış, sıcak bedenine yaslamış, yolculuk için güvene almıştı. Şimdi yavrusuna ne isim vereceğini düşünüyordu.
Köprünün yarısına geldiklerinde Jon aniden durdu.
"Ne oldu Jon?" diye sordu babası.
"Duymuyor musunuz?"
Bran ağaçları sallayan rüzgârı, demir ağacından yapılmış köprüye vuran nal seslerini, aç yavrudan gelen gurultuları duyuyordu ama Jon bambaşka bir şeyi dinliyor gibiydi.
"İşte!" dedi Jon. Hemen atını çevirdi ve tam ters istikamete, köprünün başına doğru koşturdu. Ölü ulu kurdun olduğu yerde atından inip yere çöktü. Bir an sonra, yüzünde bir gülümsemeyle, kafileye doğru geliyordu.
"Diğer yavrulardan uzakta kalmış olmalı," dedi Jon.
"Ya da uzağa bırakılmış," dedi babaları altıncı yavruya bakarken. Bu yavrunun tüyleri bembeyazdı. Gözleri kan kadar kırmızıydı. Bran, diğer yavruların gözleri henüz açılmamışken, bu beyaz yavrunun gözlerinin neden açık olduğunu merak etti.
"Bu bir albino," dedi Theon Greyjoy. Eğleniyor gibiydi. "Bu enik diğerlerinden de önce can verir."
Jon Kar babasının himayesindeki çocuğa uzun ve soğuk bir bakışla cevap verdi. "Ben senin gibi düşünmüyorum Greyjoy," dedi. "Bu yavru benim."
Burada dikkat çeken ilk şey, Jon Snow ve diğerleri 6. yavruyu ilk başta göremiyor çünkü yavru, diğerleriyle beraber değil. Kurt, muhtemelen sürünerek diğerlerinden ayrıldı, yahut Ned’in söylediği gibi “bırakılmış” dahi olabilir. Yani eğer bu yavru kurt, aslında başka bir kurttan doğmuşsa ve buraya bir başkası tarafından (diğer kurtları gönderen) kastten bırakıldıysa, tamam ama hepsi aynı kurttan doğdu ise bırakılma şansı olduğunu sanmıyorum ama burada Ned’in ağzından GRRM’in Jon’un kimliğine de gönderme yapıldığını düşünüyorum. Jon’un ebeveynleri ile ilgili gerçeği göz önüne aldığımızda o da aslında Ned Stark’ın ellerine bırakıldı ve gerçek ailesinden uzağa gönderildi. Zaten kurdun renginin beyaz olması GRRM’in ifadesiyle Jon’un piç olarak büyümesine, dışlanmışlığına bir işaretti ve bence diğer Stark kurtlarından farklı bir kurt olduğuna da bir işaret. Unutmayın ki bu kurt, ayrıca diğerlerinin aksine, gözleri açık olan tek kurttu. Yeni doğan kurt, köpek, kedi vb. Canlıların gözleri ilk aşama kapalı olur ve sonraki haftalarda açılır. İlk doğan ayrıca en iri olandır da... Burada Hayalet’in gözleri açık. Bunun sebebini bir türlü anlamamıştım, ya bu hayvan hepsinden önce doğdu ya da hepsinden daha hızlı gelişen, büyüyen ve güçlenen kurt, Hayalet ki gerçekten de Hayalet, sonrasında diğerlerinden daha hızlı büyüyordu. Bu da belki Jon’un geleceğine işaret olabilir, bir çocuk olmasına rağmen daha ilk iki senesinde Gece Nöbeti’nin Lord Kumandan’ı seçilmeyi başarmıştı ve kendi kardeşlerinden de daha olgun olmasının yanı sıra hızla büyüyen biriydi.
Bu kısmı geçersek gelelim ana konu olan kurdun bulunma şekline... Hayalet ile ilgili ilginç bir bilgi verdikten sonra devam edelim. Bunun için JON I POV’a geçiyoruz.
Jon tavuğun bir budunu koparmak için uzandığında aklına daha iyi bir fikir geldi. Tavuğun tamamını bıçağına geçirip bacaklarının arasından masanın altına kaydırdı. Masanın altındaki Hayalet, sessiz bir vahşilikle kendisine verilen yiyeceği yemeye başladı.
...
Benjen soğan yerken Hayalet'i neşeyle izliyordu. "Çok sessiz bir kurt bu," dedi.
"Diğerlerine hiç benzemiyor," diyerek karşılık verdi Jon. "Hiç ses çıkarmıyor. Ona bu yüzden Hayalet adını verdim ve bembeyaz tüyleri yüzünden. Diğer yavrular siyah ya da gri, hepsi koyu renk."
Bunun gibi birkaç alıntı daha görmek mümkün; kısacası Hayalet, hiç ses çıkartmıyor, ismi bu yüzden Hayalet. GRRM sonraki kitaplarda bile bunu bize hatırlatıyor. O zaman şu soruyu soralım; Jon Snow, Hayalet’in sesini nasıl duydu da onu gidip buldu? Öyle ya, bu kurt hırlamıyor bile, mırıldandığını bile okumadık, dilsiz bir hayvan gibi, sessizce işini hallediyor. O zaman Jon’un bu kurdu duyması mümkün değil ki diğerleri de duymadı zaten. Bran, elindeki kurtların mırıltısını ve diğer bir çok şeyin sesini duydu ama Hayalet’i duymadı.
“...O sıradan bir kurt değil. İri Jon, ulu kurtların çocuklarınıza kuzeyin eski tanrıları tarafından gönderildiğini söylüyor.”
Catelyn, oğullarının kurtları karlar arasında bulduğu günü hatırladı. Üçü erkek ikisi dişi beş kurt yavrusu vardı, Stark Hanedanı’nın beş öz çocuğu için beş kurt... ve altıncısı, beyaz tüylü, kırmızı gözlü, Ned Stark’ın piç oğlu Jon Kar için. Onlar sıradan kurtlar değiller, diye düşündü. Gerçekten değiller.
Kurtların sıradan olmadığı aşikar, başkaları da bunu sezinleyebiliyor, birkaç yerden bu yönde ifadeler okuduk. Yaz, Bran’ın komadayken ölmesine engel dahi olmuştu ve dahası hayvanlar, sahiplerinin ölüm tehlikesine girdiğinde anlıyor ve uyarıyor ve karşı tarafın içindeki kötülüğü sezinleyip yine uyarıyor. Hepsinden önemlisi bu kurtar, Stark çocuklarının warg yeteneklerini asıl tetikleyen unsurdur. Yani kanlarındaki büyü ile bu hayvanların bir bağlantısı, ilişkisi var. Sadece sayı değil cinsiyetlerin de birebir uyuşması, hayvanların çok önemli olduğuna ve sıradan olmadıklarına işaret ve İri Jon haklı olabilir, bu kurtlar gerçekten de kuzeyin eski güçleri tarafından gönderilmiş olabilir ki mantıklı olan da budur, yoksa 200 senedir Sur’un güneyinde görülmeyen bir kurdun, Sur’u geçip Starkların bulması için doğum yapması mümkün değildir.
Bazı okuyucular ulu kurtların, sıradan kurtardan daha büyük; hoş özellikli koca köpekler gibi görse de bu kurtların içinde Melisandre’nin de ifadesiyle “güç” olduğunu yani “büyü” olduğunu çok rahat gözlemleyebiliyoruz. Zaten başka türlü warg yeteneğini tetiklemeleri mümkün olmaz. Unutmayın sadece 1000 kişiden 1’i warg olabilir ama bir evde etkin olarak warg gücüne sahip olduğundan emin olduğumuz 4 çocuk var, Robb rüya gördü mü hiç bilmiyoruz (ama diğerleri gibi onunla çok vakit harcadığı için tetiklenmesi mantıklı olan) ve Sansa’nın, kurdu öldüğü için, var olan warg yeteneğinin tetiklenmediğini ve haliyle hiç kurt rüyaları görmediğini biliyoruz ama Leydi ölmeseydi ve onunla zaman geçirmeye devam etseydi, Sansa da etkin bir warg olacaktı çünkü altı çocuk da warg, kanlarında o büyüyle doğmuşlar.
“Boz Rüzgâr’ın hoşlanmadığı her adam, senin yanında olmasını istemediğim adamdır. Bu kurtlar, kurttan öte yaratıklar Robb. Bunu biliyor olmalısın. Belki de onları bize tanrılar gönderdi. Babanın tanrıları, kuzeyin eski tanrıları...”
...
"Sizin de beş meşru evladınız var. Üç oğul, iki kız. Ulu kurt Stark Hanedanı'nın arması. Bu yavrular sizin çocuklarınız tarafından sahiplenilmek için doğmuş." Jon Snow, Bran I
...
Kırmızı gözler, diye fark etti Jon ama Melisandre’nirı gözleri gibi değil. Kırmızı gözler, kırmızı ağız, beyaz kürk. Kan ve kemik, bir yürek ağacı gibi. Bu hayvan eski tanrılara ait ve bütün ulu kurtların içinde yalnızca bu kurt beyazdı. Robb ve Jon yaz karlarının arasında altı yavru bulmuşlardı; beş yavru gri, siyah ve kahverengiydi, Starklar için beş yavru ve bir beyaz yavru, Kar gibi beyaz. Jon cevabını almıştı artık.
Gördüğünüz gibi birden fazla kişi bu kurtların, kuzeyin eski güçleri tarafından gönderildiğini düşünüyor ve hatta Jon’un alıntısı bize Kankuzgun’un görünüşünü de tarif ediyor. Hayalet ve Kankuzgun’un tarifi neredeyse aynı; kemik/kar kadar beyaz ten/kürk ve kan kırmızısı gözler. Kemik ve Kan. Bu ayrıca Büvet ağaçlarının da tarifidir. Yani Büvet Ağaçları, Hayalet ve Kankuzgun’un görünüşleri aynı. Bu da kurtların ve kuzey güçlerinin ilişkisine bir gönderme. Yani kurtlar, Kankuzgun’u ve Şarkıcılar tarafından gönderilmiş olabilir. Bazı okuyucular, kuzeyin eski tanrılarının aslında eskiden yaşamış ve ölmüş ve ruhlarının Büvet ağaçlarının içine girmiş olan yeşil görenler olduğunu düşünüyor. Bu kadar çok ve isimsiz olmalarının sebebi buna bağlanıyor ki mantıklı. İnsanın ilkel aklıyla da böyle güçleri olan ve bu şekilde iletişim kuran kişiler, zamanla ilah gibi görülmeye başlanmıştır. Bu da bize eski kuzey ilahlarının neden Büvet ağaçları olmadan güçlerini kullanmadıklarını, bu ağaçların olmadığı yerde güç sahibi olmadıklarını açıklıyor çünkü yeşil görenler, bu ağaçlar aracılığı ile güçlerini kullanıyor.
Jon’a ve Hayalet’e dönelim...
"Ne oldu Jon?" diye sordu babası.
"Duymuyor musunuz?"
Jon’un, ses çıkarmadığı için, Hayalet’i duymasının mümkün olmadığında anlaştık sanırım? Oradaki onca insanın da kurdun çıkardığı sesi duymamasının aslında tam da bu sebeple olduğunu anlamışızdır. Jon, köprünün yarısına geliyor, atlar zaten ayrı ses çıkartıyor ve diğer sesler de var ama kimse duymaz iken Jon, kurdun sesini duyuyor. Onca mesafe ve sesin içinde kurdun, sesini duyurması için, çok fazla ses çıkarması beklenir ki böylece sadece Jon değil, diğerleri de duysun ama kimse Hayalet’i duymadı çünkü kurt yavrusu aslında hiçbir şekilde ses çıkarmadan orada duruyordu, en azından sesi dışından çıkarmadı.
O zaman Jon nasıl duydu? Aslında soruyu birkaç kere sorsak da kesin bir cevap vermek mümkün değil ama yüksekle ihtimal buna imkan veren şey Jon’un warg yeteneği ve bu kurdun onun için olmasından kaynaklı. Yukarıda söylemiştim, kurtlar ve sahipleri arasında bir bağ var; sadece sayısı değil, cinsiyetleri de çocuklara denk ve warg yeteneklerinin tetiklenmesiyle bağlantılılar. Hepsi warg kanını taşıyor, Jon da bu şekilde Hayalet’in duyuyor; zihnini... Yani bir çeşit ön-warglama gibi diyebiliriz belki. Sonraki kitaplarda uyanıkken de kurdun varlığını hissettiğini biliyoruz, yanında olmasa bile (bir tek Sur ötesinde ayrıldıklarında ve Jon geri döndüğünde, bir süre hissedemedi ve rüyasında göremedi) ve Jon’un Hayalet’in hislerini, açlığına kadar hissettiğini de biliyoruz, doğal olarak hayvanın içinden/zihninden ses çıkardığını ve Jon’un, kurtla bağlantısı sayesinde, bunu duyduğunu söylemek mümkündür.
Bran, diğer yavruların gözleri henüz açılmamışken, bu beyaz yavrunun gözlerinin neden açık olduğunu merak etti. - Bran POV I
...
Bütün yavrulardan hızlı büyüyen Hayalet onu kokladı, dikkatli ve hafif birkaç ısırıktan sonra iki kurt da yere yattı. - Arya POV I
Hayalet’in gözlerinin hepsinden önce açık olmasının belki de sebebi ve amacı buydu? Biliyorsunuz “gözlerinin açılması” terimi, kitaplarda güçlerini keşfetme ve kullanmayla ilişkili bir durum. GRRM buna gönderme yapmak istemiş olabilir. Belki de bu yüzden Hayalet, diğerlerinden daha hızlı bir şekilde büyümüştür... warg bağlantısı çift taraflıdır; Jon ile hızlı kurduğu bağlantı, belki de kurdun hızla büyümesine de sebep olmuştur?
Videoyu hazırlayanın başka bir düşüncesi var ve daha çok bu düşünce üstünde duruyor; Bloodraven ya da gelecekteki Bran’ın etkisiyle Hayalet’i duymuş olması/fark etmiş olduğu... Jon’un “Duymuyor musunuz?” sorusu üstüne Bran’ın ilk duyduğu şeyin ağaçları sallayan rüzgarın sesi olduğuna dikkat çekiyor. Belki de diyor, gelecekteki Bran’ın fısıltısını duymuştur ve bunu Hayalet’in çıkardığı bir ses olarak algılamıştır. Sonuçta hayvanın da nasıl bir ses çıkardığınız bilmiyorsak da bence bunun bir “kelime” olması pek olası değil, kelime olsaydı zaten bu Jon için dikkate değer bir şey olurdu. Gelecekteki Bran’ın da köpek sesi çıkardığı düşüncesi çok saçma geliyor yahut Kankuzgun’un.
Bu düşünceye temel olarak daha sonraki bölümlerde de Büvet ağacı kullanıldığında, dinleyen kişi için ağaçların-rüzgarın fısıltısı şeklinde bir şey duyduğuna dair örnekler vermiş. Örneğin geçmişteki Ned’e seslenmesi ve BR’nin rüzgar duydu vs. şeklinde bir açıklaması veya Theon’un Kışyarı’nda iken Bran’ı fısıltı-rüzgar şeklinde duyması gibi.
Belki gelecekteki Bran sayesindedir, bilemiyoruz ama bana göre “rüzgar fısıltısı” alıntıları bunun için yeterli bir delil değil, bu sadece ama sadece bir yeşil görenin “etkisi” olduğuna dair bir işaret olabilir ki kurtları gönderenin bir yeşil gören olduğu fikrine sıcak baktığımızı farz ediyorum. Haliyle orada halihazırda olan biteni izleyip, Jon’un kendi kurdunu bulduğundan da emin olmak isteyecektir.
Gelecekteki Bran kuramı popüler sayılan bir düşünce ama bu fikre çok soğuk bakıyorum. Yani neden illa sittin sene sonraki x kişi geçmişe müdahale etmek zorunda ki? Hele ki elimizin altında sittin senedir Starkları izleyen ve çevresinde dolanan yaşayan en güçlü yeşil gören varken? O yapabilecekken niye 100 sene sonraki Bran yapsın? Mantık nedir? “Bakın, gemişe müdahale edebiliyor, çok güçlü biri!” demek için mi? 100 tane olayla bunu anlatabilirsin. Örnek? Bir insanı (Hodor) warglayarak. Bu yüzden Gelecekteki Bran kuramlarına, ikna edici kanıtlar görmediğim yahut doğrudan bu konuda sahne görmediğim sürece, pek ihtimal vermeyeceğim.
Konuyu sonuca bağlayıp bitirirsek; bana göre Hayalet ve Jon arasındaki bağ, (muhtemelen) 3. kişilerin (yeşil gören; BR?) vesilesiyle, o anda kurulmuştu ve bu sayede de kurdu zihninde duyması ve bulması mümkün oldu.
İnşallah yazıyı beğenmişsinizidir, okuduğunuz için teşekkürler.
submitted by griljedi to asoiaf_tr [link] [comments]


2020.09.15 11:50 sendits Kemalizm ve liberalizm açıklaması

Sürekli insanların batılı kontrarist ya da alt rightçılıkla gelen pasif-saldırgan mentalitelerin etkisinde kalarak kemalizmi nihilist-varoluşçuluğa ait bir tür kinik alaycılıkla lib-bilmemne ya da lib-şuya lib-buya yani bir tür softcore "liboşçuluğa" benzettiklerini görüyorum. Burada da birkaç kez böyle laflar edildiğini gördüm o yüzden konuyu kendimce açıklığa kavuşturmak istiyorum.
Bu tür kinik alaycılık, yani iyilikle ya da pozitif duygularla alay etmek, bunların işe yaramayacağını iddia etmek, iyiliğin/kötülüğün olmadığını iddia etmek, bir tür "grr" kafasıyla alaya almak Stirner ve Nietzche'nin başını çektiği, Wittgenstein ve Faucault'la günümüze kadar gelen bir mentalitenin ürünüdür. Çağdaş edebiyatımıza yansımış olmasının ve büyük ihtimalle çoğunuzun bu güdüme girmesinin sebebi 20. yüzyılın ortalarında postmodernizmin bu düşünceyle senkronize geçişi sağlamış olmasıdır. Takdir edersiniz ki politik kargaşadan ve sağlık sistemindeki sorunlardan dolayı 18-19. yüzyıl döneminin insanları çok uzun yaşamıyorlardı ve filozofların çoğu hala genç yaştaydı. Günümüzde ergen gazı olarak nitelendirilebilecek bu düşünceler onların dönemine göre sol görüşe kayabiliyordu ve asırlardır devam eden emperyalizmin ya da militan partizanlığın baskısından bir çıkış yolu olarak görülüyordu. Günümüzde koşullar farklı ve aile baskısı dışında böyle bir kinizmi gerekli kılacak çok da fazla dış etken göremiyorum.
Tabi ki bu filozoflar çok önemli düşünceleri ortaya koydular ve kendilerinden asırlar sonra gelen bazı kötü siyasi görüşleri (nazizm gibi) asla benimseyemezlerdi. Örneğin Nietzche antisemitist herkesi vurabileceğini söylüyordu. Wittgenstein yumuşak kalpli biriydi. Söyledikleri 99 şeyden belki sadece 1 tanesi bu tür kinizmin etkisini taşıyordu. Ama o alaycılık koskoca bir akım olarak günümüze kadar geldi ve artık her yerde etkisini görebiliyoruz.
Kısacası demokrasi, laiklik, insan hakları gibi kavramlar "liboşluk" değildir. Bunlar softcore hanım hanımcık kavramlar da değildir. Uzun kanlı savaşlar sonucu çaresiz kalan insanlar tarafından icat edilmişlerdir. Türkiye'de demokrasi, imparatorluğun büyük kısmı kanla kaybediltikten sonra, her şeyimizi yitirdikten sonra üst üste yapılan 2 kanlı savaştan sonra benimsenmiştir. 1. Dünya savaşında en çok sivil kaybı veren ülkelerden biri Osmanldıdır. Yıkılması yetmiyormuş gibi bir de savaş bittikten sonra üzerine Yunan salınmıştır ve bir de Kurtuluş Savaşını vererek Yunan mezaliminde yüzbinlerce insanını kaybetmiştir. O da yetmemiş üzerine bir de Osmanlının kapitulasyonlardan kalan borçlarını ödemiştir. Bunun neresi softcore? Bu kadar çetin bir dönemden geçmemiş olan, örneğin, İran, bu tür demokratik ve laik devrimler yapamamıştır.
Bunlar Batı icadı kavramlar da değiller. Bazı akımlar kendine has tarihsel döneme spesifik olan akımlar değil, insan doğasının kendi ihtiyacına göre ifade etmek zorunda kaldığı temel içgüdülere dayanır. Herkesin yönetimde hakkı olması ya da insan hakları böyle kavramlardır. Bunlarla beraber laiklik gibi sınıfsal farklara karşı çıkan sistemler de kendiliğinden oluşur. Siz milattan önce pagan Yunan aristokrasisine karşı muhalif seküler mücadelenin olmadığını falan mı sanıyorsunuz? Ya da orta asyada din-töre çatışmasının yaşanmadığını? Bunlar yumuşak adamların icadı değildir. Tam tersi zor koşulların biçimlendirdiği güçlü insanların icat ettiği sistemler. Güçlü insanların oluşturduğu refah koşulları da güçsüz insanlar üretiyor ve bu güçsüz insanlar genellikle "iyilik/kötülük yok yae" "bütün bu modern şeyleriniz çok softcore yae" diyenler oluyor.
Peki kemalizmin liberalizmle ilişkisi nedir? Öncelikle çoğunuzun liberalizm kavramını yanlış anladığınızı düşünüyorum. Liberalizm solculuk ya da romantizm değildir. Solcular liberal olamaz mı? Merkez sola ait bir liberalizm olamaz mı? Tabii ki olur ama bu ikisi birbirine denk kavramlar değil.
Liberalizmi klasik liberalizm ve günümüzdeki postmodernizmin etkisinde olan çağdaş liberalizm olarak iki farklı biçimde ele almamız gerekir. Postmodernizm 1960'lardan itibaren popülerleşmeye başladı ve siyasi akımları, edebiyatı ve sanatı tekeline almaya başladı. Postmodernizm, modernizmden ayrılır. Modernizm 1860'lardan başlayıp 1940'lara kadar devam eden dönemdir. Postmodernizm 1950'lerde başlayıp günümüze kadar devam eder. Dolayısıyla kemalizm bu modern döneme aittir. Kemalizmi softcore olmakla suçlayanlar genellikle alt right ya da islamcı cehaletinden geldikleri için liberalizmi sol, çağdaş liberalizmi de modern döneme ait bir şey zannederler. Halbuki modern kemalizmle postmodern olan ve kemalizmi eleştiren bakış açısı birbirinden keskin çizgilerle ayrılır.
Modernizm nesneldir, iyiyle kötüyü birbirinden ayırır. Postmodernizm özneldir, iyiyle kötü yok der. Modernizm progresiftir, ilericidir, gelecekten ümitlidir, bütünleyicidir. Postmodernizm şüphecidir, kiniktir, ümitsizdir, alaycıdır, ayrıştırıcıdır, regressivedir, geçmişi över.
Örneğin Orhan Pamuk, Elif Şafak, Sevan Nişanyan, Oğuz Atay, Necip Fazıl postmodern cağdaş liberallerdendir. Atilla İlhan, Yaşar Kemal, Asım Bezirci, Orhan Kemal modernistlerdendir. Postmodern olanlar, modern döneme ait olduğu için kemalizmi her zaman eleştirirler. Örneğin Sevan Nişanyan her fırsatta kemalistlere (80 darbecileri-sol tandanslı olanlar ayrımı yapmadan) laf sokar ve içi palavralarla dolu Yanlış Cumhuriyet - Atatürk ve Kemalizm Üzerine 51 Soru diye cilt cilt kitap çıkartmıştır. Oğuz Atay Tutunamayanlar'da kahramanına Osmanlıyla ilgili ihtişamlı ve ürpertici bir rüya gördürmüş, sonra sahne silinip yerini aciz ve şişman bir Atatürk imgesiyle değiştirerek kemalist Cumhuriyeti eleştirir. Necip Fazıl gibi isimleri anlatmama gerek yok bile.
Bu insanlar liboşluk trenine atlamış olanlardır. Çağdaş liberalizm 20. yüzyıl boyunca her zaman korporatizme, kapitalizme, faşizme yumuşak geçiş görevi görmüştür ve bu yüzden sosyalistler tarafından, özellikle de Stalin tarafından ağır eleştiriye maruz kalmışlardır. 21. yüzyılda da bu fonksiyonlarını yitirmemişler ve hepimizin bildiği gibi 2000'lerin başındaki yetmez ama evetçi liberal vagonuyla birlikte muhafazakar iktidarın güce erişmesinde en can alıcı noktayı oynamışlardır. Kemalizmle, Atatürkçülükle alay etmeyi bir norma haline getirmişler, fetöyle kucak kucağa oturmuşlar, kemalist vatansever askerler fetöcülerin mahkemelerinde yargılanırken zevk üstüne zevk yazıları yazmışlar, Türkan Saylan ya da Yaşar Kemal hayatını kaybettiğinde bile coşku nidaları atmışlardır. Günümüzde Rasim Ozan, Nagehan ve gizliden gizliye Ahmet Hakan da bu geyiği sürdürüyor. Bunların dengi olarak da karşılarına modern kemalist olarak Sinan Meydan ve İsmail Saymaz gibi insanlar da zaman zaman çıkıyor.
submitted by sendits to Kemalizm [link] [comments]


2020.09.14 22:02 karanotlar Şifreli bir telgrafın izinde: Muş Ermenilerine ne oldu?

Bu yazı Muş Ermenilerini katledenlere mercek tutacak ve ilk kez yerel liderlerden bir Kürt ileri geleninin Teşkilatı Mahsusa ile ilişkisi belgelenecektir. Daha önce pek çok kez bu bağlantılar soyut olarak işlense de ilk kez tarihi bir belge ile önde gelen bir Kürd’ün Teşkilatla bağlantısı ispat edilecektir. Bu şekilde Teşkilatı Mahsusa'nın Kürtleri katliamlara çekmek için hangi niyet ve araçlarla örgütlenme yaptığı ortaya serilecektir.
https://www.gazeteduvar.com.tforum/2019/04/24/sifreli-bir-telgrafin-izinde-mus-ermenilerine-ne-oldu/
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]


2020.09.13 18:44 kralperxxx İstatistikçilerin bizzat kendileri şöyle bir cümle kurarlar: "İstatistik, rakamlarla yalan söyleme sanatıdır."

Tabii, burada matematiğe saldırmıyoruz, istatistik bilimine de laf etmiyoruz çünkü matematik çok gerekli bir bilim aracıdır ama burada söylenmek istenen, matematiğin, istatistiğin niyeti bozuk insanlarca çok rahat yalan söyleme aracı olarak kullanılabileceği gerçeğidir. Bu nedenle emperyalist karakter taşıyan Modern tıp uygulamalarında rakamlar, grafikler, yüzdeler olması gerektiğinden farklı bir şekilde öne çıkarılır. Hastalıklarda sebep-sonuç ilişkisi, işte bu istatistiksel verilerin gölgesi altında toplumdan uzak tutulur. Sen, basit bir enfeksiyon hastalığının ana nedeni olan pH dengesizliğini, asidoz birikimini anlayamayasın diye sana karmakarışık ve sürekli güya güncellenen nicel sayıları, yüzdeleri, grafikleri hastaların istatistiksel verileri üzerinden çarpıtarak, kafa karıştırarak ve verileri seçerek anlatırlar. Bill Gates'in kitap okurken kendisini pazarladığı resimde, masasının üstünde duran kitabı da sergiliyor göstere göstere ve bu kitabın adı : 'İstatistikle Nasıl Yalan Söylenir?'. Meydan okurcasına, insan zekasıyla alay edercesine, göstere göstere bunu yapıyorlar çünkü eğer bu resmi gören bir insan tam bu anda tepki verip sorgulamaz ise, sonraki daha ağır tuzakları sorgulayamaz hale gelir, bunun farkındalar ve bilerek yapıyorlar insan beynini teslim alma, direncini kırma yöntemi olarak.
Benzer şekilde, 'Modern Bilim' diye genel bir çerçeve içinde kabullendiğimiz diğer bilim disiplinleri alanlarında da istatistik ön plandadır. Örneğin Klasik Fizik'ten sonra aşırı derecede parlatılan 'Modern Fizik' toplumla doğru bilgi paylaşmamak için "İstatistiksel Fizik" kavramını en tepeye taşıyarak "Teorik Fizik" gibi rahat at koşturabilecekleri bir matematiksel, soyut düzlem elde ettiler. Böylece, fiziksel bir olgunun sebep-sonuç ilişkisinde "niye?" sorusunu sormayan ama sadece "nasıl?" sorusuna cevap aramayı bilimselliğin en temel metodu sayan, sorgulama özürlü, derinliği az, asıl nedeni aramayan, sadece sonucu matematiğe aktarmakla ödüllendirilmeye hazır olduğunu ezberlemiş bir üniversite gençliği dolayısı ile toplum yetişsin istedikleri için "Modern Fizik'te "Teori Cenneti" inşa etmeyi başardılar. Bu ise, hem akademisyenlerin, hem öğrencilerin hem de toplumun hiç anlamadığı ama anlamış gibi yapıp sisteme uyduğu bir sahte bilim ortamı oluşturdu. Michio Kaku, Einstein'in Genel Göreliliğindeki "Kozmolojik Sabit"in hata oranının 10E120 olduğunu söylediği halde bunu algılayamayan kocaman bir dünya nüfusu elde etmiş oldular. Kaku aslında diyor ki, bu hata oranı varsa bu teori çöplüktür ama işte bunu konuşmayan üniversitelerle ve akademisyenlerle ortalık dolup taştı.
İster tıp alanında olsun, ister fizik alanında olsun, ister astronomide olsun matematik üzerinden soyutlamalara yönelik teorilerle toplumları ikna etme kabiliyetini "Modern Bilim"i finanse eden küreselci sermaye elde etmiş oldu. Modern Fizikte eğer "Standart Model" gibi bir ucube Emmy Noether'in soyut fiziği ile ayakta durur gibi gösterilebiliyorsa, bu aslında 21. Yüzyılda insanlık tarihinin en gerici, cahil ve yobaz aşamaya geldiğinin göstergesidir. Zaten 2020 yılında bu gerici ve yobaz yapının artık gözle görünür hale geldiğini de herkes fark etmeye başlıyor. İşte bunun anlamı, önümüzdeki dönemde tüm dünyada derin bir bilim sorgulamasının başlayacağı, Gerçek Bilim ile Sahte Bilim'in kapışmasının kaçınılmaz olarak yaşanacağı, bundan kaçışın artık mümkün olamayacağı gerçeğidir. Zaman geçtikçe bunu herkes daha derinden hissedecektir.
İstatistik her bilim alanında lazımdır, gereklidir genel eğilimi, oransal durumları mühendislik anlamında vaya bilinmeyenleri sezebilmek için ancak, eğer "İstatistiksel Termodinamiği" ders olarak okuturken fiziksel orijini başka türlü bir açıklaması varken sırf bu istatistiksel durumlarla uyumlu diye yanlış bir teoriye aktarıp makroda elde ettiğin istatistiği mikroda atomun davranışını çarpıtmak için kullanıyorsan işte orada resmen nitelikli dolandırıcılık yapıp bunu da sistematiğe bağlıyorsun, bilimi katlediyorsun anlamına gelir. Ve zaten bugün "Kuantum Fiziği", "Sicim Teorisi" , "Olasılık Fiziği" gibi kavramlarla bir protonun spinini kuarkların spinlerinin toplamının veremeyişi noktasına gelmeleri, artık mızrağın çuvala sığmadığının göstergesidir.
Elma meyvedir, armut meyvedir, kiraz meyvedir ama sen bunların hepsini bir torbaya koyup tek tek adlarını unutturup "hepsi meyvedir" diyerek eşitler ve "bu torbada 100 meyve var, suyunu sıktığımızda kırmızı meyve suyunun oranı %10" gibi bir laf edersen ikna ettiğin çok insan olur ama meselenin özü adım adım kaybolur ve insanlar meyvelerin tek tek özelliklerini unutup renk ve meyve suyu üzerinden mantık geliştirmeye odaklanır. Bugün "Modern Fizik"te istatistiğin, matematiğin fiziği boğacak kadar öne çıkması, fiziksel olarak olmayan durumların matematiksel olarak uydurulması sonucunu verir ve zaten gerçeği yansıtmayan onlarca teori bu sayede insanlığa yutturulmuştur.
Durum aslında fizikçi Nich Herbert'in dediği gibi : "Bilimin en iyi korunan sırlarından biri, fizikçilerin gerçeklik konusundaki kavrayışlarını kaybetmeleridir" (Quantum Reality - Beyond The New Phiysics)
submitted by kralperxxx to KGBTR [link] [comments]


2020.09.12 02:18 fragmanlife burcu ozberkten yeni dizi kimsesizlerle ilgili cok ozel aciklamalar

Afilli Aşk dizisiyle dikkat çeken güzel oyuncu Burcu Özberk, yeni sezonda çok farklı bir diziyle ekranlarda olacak. Özberk'ten yeni dizi Kimsesizler'le ilgili çok özel açıklamalar
Yeni sezonda merakla beklenen dizilerden biri de Kimsesizler dizisi. Fox Tv ekranlarında yayınlanacak Kimsesizler çok özel oyunculardan oluşan oyuncu kadrosuyla şimdiden dikkat çekmeyi başardı. Kimsesizler dizisinde usta oyuncu Erdal Beşikçioğlu, ödüllü çocuk oyuncu Beren Gökyıldız, Kübra Süzgün ve güzel oyuncu Burcu Özberk başrolleri paylaşıyor. Merakla beklenen yeni dizi Kimsesizler hakkında konuşan Burcu Özberk çok özel açıklamalarda bulundu.
Burcu Özberk'te Kimsesizler heyecanı! Afilli Aşk dizisindeki performansıyla çok beğenilen ve Kanal D ekranlarından seyirciyle buluşan Burcu Özberk bir komedi dizisinin ardından ağır bir dram dizisinde başrollerde olacak. Magazin gazetecilerine bir arkadaşının doğum günü için gittiği mekanın önünde konuşan Özberk, Kimsesizler dizisiyle ilgili düşüncelerini anlattı. Özberk, "Çekimlerimiz başladı. Heyecanlıyım. Yeni bir iş yeni bir proje. Çok güzel bir iş. Yeni sezona gümbür gümbür geliyoruz. Umarım seyircide heyecanımızı bizimle paylaşır ve güzel bir sezon geçiririz. Dramaya geçiş yaptım, ayrıca ondan çok heyecanlıyım ve kendimi iyi hissediyorum" ifadelerini kullandı.
Özel hayatıyla ilgili soruları cevapladı Burcu Özberk gazetecilere özel hayatı ile ilgili açıklamalarda da bulundu. Tv100 kameralarına konuşan Özberk'e Murat Kazancı'yla olan ilişkisi soruldu. Güzel oyuncu aralarında bir ilişki olmadığını fakat çok yakın arkadaş olduklarını belirtti. Murat Kazancı ile Bodrum'da tatilde olduğu iddialarına cevap veren Özberk, tatile gittiğinde aynı şehirde olan birçok arkadaşıyla görüştüğünü Murat Kazancı'nın da onlardan biri olduğunu söyledi.
Kimsesizler merakla bekleniyor! Afilli Aşk dizisinde dikkat çeken ve son dönemlerin yükselen yıldızlarından biri olan Burcu Özberk, yeni dizisi Kimsesizler'in heyecanını yaşarken diğer yandan da dizinin çekimleri başladı. Behzat Ç karakteriyle çok sevilen Erdal Beşikçioğlu da Kimsesizler'in en güçlü isimlerinden. Yeni sezonun iddialı dizilerinden biri olan Kimsesizler Nadim Güç tarafından çekilecek. Medyapım'ın ses getiren işlerinden biri olmaya aday Kimsesizler merakla bekleniyor. Hem çocuk yıldızları hem de güçlü oyuncuları kadrosunda buluşturacak Kimsesizler bir yetimhane dizisi olarak da sıkı bir senaryoyla ekrana gelecek.
Yasak Elma Fragman Bir Zamanlar Çukurova Fragman Kuruluş Osman Fragman Hercai Fragman Mucize Doktor Fragman Çukur Fragman Kuzey Yıldızı Fragman Yeni Fragmanlar Sesli Chat Benim Adım Melek Fragman Arka Sokaklar Fragman Sefirin Kızı Fragman Eşkıya Dünyaya Hükümdar Olmaz Fragman Baraj Fragman Ramo Fragman Doğduğun Ev Kaderindir Fragman Babil Fragman Zümrüdüanka Fragman Savaşçı Fragman Survivor Fragman Bay Yanlış Fragman Sen Çal Kapımı Fragman İyi Günde Kötü Günde Fragman Arıza Fragman Menajerimi Ara Fragman
submitted by fragmanlife to u/fragmanlife [link] [comments]


2020.09.11 02:25 kusadasimasaj Kuşadası MUTLU SONLU MASAJ SALONU & KUŞADASI MASAJ SALONLARI MUTLU SON

Kuşadası Masaj Salonu kuşadası escort
Kuşadası Masaj Salonu, Ada Masaj 🚘 Açık Adres : 🚶‍♂🚶‍♂Cumhuriyet mahallesi, turizm sokak, no:6a - Kuşadası/Aydın GSM : 📲 0552 544 7928 Kuşadası Masaj Salonu Fiyatlarımız : 30 dakika Masaj 100 ₺ 45 dakika Masaj + Sauna 120 ₺ 60 dakika Masaj + Sauna + Hamam 150 ₺ 60 dakika Masaj + Sauna + Jakuzi 150 ₺ Sadece Sauna 50 ₺ Sadece Hamam 50 ₺ Telefon : 📲 0552 568 2905
Ada Kuşadası Masaj Salonu Kuşadası · Kuşadası masaj salonu, 0552 568 2905, Kuşadası masaj, kuşadası masaj salonları, Masaj Salonu. Masaj, Masöz bayan, Hamam, Sauna, Kese, Köpük Hizmetleri. Kuşadası masaj salonları içinde seçkin bir yeri olan salonumuzun ferah ve mistik ortamında bedeninizle birlikte ruhunuza hitap ederek yapacağımız masajla kendinizi olağanüstü hissedecek ve bir sonraki seans için acele edeceksiniz.
💆‍♂️💆‍♀️30 dakika masaj 100 tl 💆‍♂️💆‍♀️45 dakika masaj + sauna 120 tl 💆‍♂️💆‍♀️60 dakika hamam, masaj, sauna 150 tl
⚔️Fiyatlarımız fix tir 5 çalışan masöz bayan ile kuşadasında hizmetinize amadeyiz.
Telefon 📲 : 0552 568 2905

kuşadası #masaj #masöz #salonu #aydın #söke #nazilli #selçuk

Kuşadası masaj salonu bünyesinde vücuda tamamen uygulanan klasik masaj, dolaşım hızını arttırarak dokuları ve hücreleri canlandırır, dolaşımı düzenler, kas gerilimini azaltarak konsantrasyonu güçlendirir.Masaj yaptıran kişi günün yorgunluklarından ve stresinden kurtulur; rahat ve keyifli bir ortamda kendini zinde ve dinlenmiş hisseder.Masaj yağları ile yapılır ancak bazen isteğe bağlı olarak kayganlaştırıcı malzeme kullanmadan da uygulanabilir.
Kuşadası Masaj Kuşadası Masaj, Her şey bir sürpriz ile başlar. Kuşadası Masaj Salonu sizlere Gevşeme ve Rahatlama yanında Stres ve Yorgunluğunuzu Üstünüzden Atmanızı Sağlar. Kişiye Özel Masaj Odalarını ve Çalışan Masözlerimizden İstediğinizi Seçme Şansını Sunuyoruz. Son derece Elit bir Masaj Salonu olan Spa Merkezimiz, Diğer masaj salonlarına hitaben hizmet Kalitesinden Asla Ödünç Vermez. Bu şekilde bir çalışma sistemi siz değerli müşterilerimizi Memnun etme amaçlı olarak sistematik bir şekilde çalışmaya devam ediyoruz.
Kuşadası Masaj Salonu Hizmetleri :
olarak verdiğimiz masaj çeşitleri ve kapsamlı masaj hizmetleri kuşadası konumundaki merkezi bir yer olan, Spa merkezi sizleri davet ediyor. kuşadası masaj salonu
Aydın / Kuşadası ilçesinde İnanılmaz Masaj Salonu Hizmetleri İle Karşılaştığınızda Şaşırmayın ! Büyük şehirlerde görmediğiniz Dizayn, Dekor ve Salonun Soft Kokusu, İlgi alaka sizleri memnun edecektir.
    • Kuşadası Masaj
    • Kuşadası Masaj Salonu
    • Kuşadası Masaj Salonları
    • Masaj Kuşadası
    • Masaj Salonu Kuşadası
    • Masaj Salonları Kuşadası
    • Masaj
    • Masaj Salonu
    • Masaj Salonları
    • Kuşadası
    • Aydın Kuşadası Masaj
    • Aydın Kuşadası Masaj Salonu
    • Aydın Kuşadası Masaj Salonları
    • Aydın Masaj
    • Aydın Masaj Salonu
    • Aydın Masaj Salonları
    • Masaj Aydın
    • Masaj Salonu Aydın
    • Masaj Salonları Aydın
    • Kuşadasında Masaj
    • Kuşadasında Masaj Salonu
    • Kuşadasında Masaj Salonları
    • Kuşadasındaki Masaj Salonları
    • Kuşadasında Masaj Salonu Var mı ?
    • Kuşadası Masöz
    • Masöz Kuşadası
    • Kuşadası Masözleri
    • Kuşadası Masör
    • Masör Kuşadası
    • Masör
    • Bay&Bayan Masaj Salonu Kuşadası
    • Aile Masaj Salonu Kuşadası
    • Kuşadasında Aile Masaj Hizmeti Veren Yerler
    • Kuşadası Çift Masajı
    • Kuşadası Erkek Masör
    • Kuşadası Bayan Masöz
Aydın Kuşadası Masaj Salonları ;
Olarak Masaj'a Verdiğimiz önem ve ilgimiz, yaptığımız işin hakkını vererek özene bezene sizlere bu ilkelerimizi tanıtmamıza izin vermenizi önemle rica ediyoruz. Bir defa dahi olsa diğer salonları unutup Salonumuza Davet ediyoruz.
Web Sitelerimizi Ziyaret Edebilirsiniz :

kuşadasımasaj #kuşadasımasajsalonu #kuşadasımasajsalonları #kusadasi #kuşadası #kusadasimasaj #kusadasimasajsalonu #kusadasimasajsalonları #kuşadasımasoz #kuşadasımasöz #kusadasimasoz #kusadasimasöz #kusadasimassage #kusadasimassagehall #kusadasimasseur #kusadasimasaj.net #adamasaj.com #adamasoz.com #aydinmasaj.com #aydınmasaj #aydınmasajsalonu #aydınmasajsalonları #aydınspa #aydınmerkez #aydınmerkezmasaj #specialmassage #familymassage #ailemasaj #kuşadasıhamam #kuşadasıhamammasaj #hamammasaj #masajhamam #masoz #masöz #masaj #masajsalonu #masajsalonları #spa #kese #köpük #relaxmasaj #köpüklümasaj

Deneyimli Masöz ve Masör Kadromuz Uzman Masaj Hizmetleri İle Kuşadası'nda Sizleri Bekliyoruz !
KUŞADASI-MASAJ-SALONU,
KUŞADASI-MASAJ-SALONLARI,
KUŞADASI-MASAJ,
AYDIN-MASAJ,
AYDIN-MASAJ-SALONU,
AYDIN-MASAJ-SALONLARI,
MASAJ-KUŞADASI,
MASAJ-SALONU-KUŞADASI,
MASAJ-SALONLARI-KUŞADASI,
MASAJ-AYDIN,
MASAJ-SALONU-AYDIN,
MASAJ-SALONLARI-AYDIN,
MASAJ,
MASAJ-SALONU,
MASAJ-SALONLARI,
AYDIN-KUŞADASI,
AYDIN-KUŞADASI-MASAJ,
AYDIN-KUŞADASI-MASAJ-SALONU,
AYDIN-KUŞADASI-MASAJ-SALONLARI,
MUHTEŞEM-MASAJ,
SPA-MASAJ,
MASAJ-SPA,
HAMAM,
SAUNA,
HAMAM-MASAJ,
HAMAM-SAUNA,
MASAJ-SAUNA,
SAUNA-SPA,
SPA-MERKEZİ,
SPA-MERKEZLERİ,
AYDIN,
KUŞADASI,
V.İ.P-MASAJ,
VİP-MASAJ,
KİŞİYE-ÖZEL-MASAJ, Kuşadası Masaj Osteopati Amerika’da 1870’li yıllarda Missouri’li bir doktor olan Andrew Taylor Still tarafından geliştirilmiş olan bu doğal terapi yöntemi, bugün Dünya Sağlık Örgütü (WHO) tarafından bilimsel bir tedavi olarak kabul ediliyor. Still, herhangi bir organdaki sorunun, ilk bakışta belli olmasa bile, vücudun bir başka yerine de düzensizlik getirdiğine inanıyordu. Günümüzde bu inanç tüm bütüncül terapilerin esasını oluşturuyor. Örneğin, mide sinirleri ense ve sırttan geçiyor. Bu seviyedeki bir sıkışma kişide hazımsızlık yaratabiliyor. Geleneksel tıpta bu ilişki göz önüne alınmadığı gibi, kişi, tercihi iki değişik doktora gitmek olmadığı halde genelde hazımsızlık için bir doktora, ense ve sırt ağrıları içinse bir başka doktora görünmek durumunda kalıyor. Ancak osteopati, baş, ense, sırt, siyatik, eklemlerde görülen ağrılar, adale sorunları, sporla ilgili yaralanmalarda başvurulması gereken yöntem olduğu gibi, artritik durumlarda, astım, jinekolojik düzensizlikler, kronik yorgunluk, uyku sorunları, hamile kadınların doğuma hazırlanmaları ve forseps yardımıyla doğmuş bebeklerdeki bazı sorunlara yardımcı olabiliyor.
Osteopati Kuşadası masajı hastanın sadece sorunlu organını değil, bütün vücudunu ele alır. Örneğin bir diz incinmesin de osteopati, hastanın bacak, kalça, ayak ve sırtını da inceler ve bu incinmenin vücudun diğer taraflarını nasıl etkilediğine bakar.
Osteopati masajı eklemlerdeki hareket kısıtlılığını düzeltmek, ağrı ve fonksiyonel bozuklukları ortadan kaldırmak amacıyla uygulanan bir tedavi yöntemidir. Osteopati bir iyileştirme sanatıdır.
Eklemler,kaslar ve omurgayı içeren kas ve iskelet sistemindeki rahatsızlıkların teşhis ve tedavisi ile birlikte vücuttaki tüm sistemler dikkate alarak bütüncül bir yaklaşım ile uygulanan bir tedavi yöntemidir.
Kuşadası Masaj Salonları Medikal masaj, hasar görmüş ya da yorgun düşmüş iskelet, kas sistemi ve organların sağlıklı hale dönmesi için uygulanırken, bireylerin yaşam kalitesini arttırmak, hareket kabiliyeti kazandırmak ve psikolojik destek amacıyla da kullanılabilmektedir. Etkileri bilimsel olarak ispatlanmış olan medikal masajın, oldukça geniş bir kullanım alanı bulunmaktadır. Kuşadası masaj salonları
Kusadasi Masaj Salonları Kusadasi Masaj Salonları Medikal Masaj’ın giderilmesinde fayda sağladığı rahatsızlıklardan bazıları:
Eklem hastalıkları Yumuşak doku romatizmaları Bel ve boyun ağrıları Fibrozisler ve tetik noktalar Kas spazmları Hareketsizlik sonucu oluşan kas krampları Omurga sağlığı ve sırt ağrıları Tendinitler (tendonlardaki zayıflık ve incelme) Uykusuzluk Uzun süreli yatak istirahati Tansiyona bağlı baş ağrıları Adele kramplarından sonra Kuşadası Masaj Salonu Fiyatları ve Kuşadası Masaj Salonları Çeşitleri Çin mitolojisinin oluşumuyla birlikte Geleneksel Çin Tıbbı’nın kültürel ilkeleri belirlenmişti. Siyasi, ekonomi ve sosyal hayatın kuralları aynı kavramlar üzerinde kurulmaktaydı. Kaynaklara göre, 4600 yıl öce Çin toplumunda oluşan ziraat yöntemleri bitkilerin tedavi edici gücünü saptamış ve günümüzün Çin bitkisel tedavi yöntemini oluşturmuştur.
Yaklaşık 2000 yıl önce ise, Huang Dİ isimli Sarı İmparator GÇT’nın teorilerini oluşturmuştur. İmparatoru emriyle yazılan kitapta mevsimlerle ilişkisi açıklanarak tedavinin hasta-tabiat ahenginin onarımına yönelik olması gerektiği vurgulanmıştır. Akupuntur ismini taşıyan GÇT’ nın esas tedavi yöntemi , özel tasarlanmış iğnelerle vücudun belli yerlerine etki göstermesiyle sağlanmaktadır.
Kusadasi Masaj Salonu Kusadasi Masaj Salonu Bununla beraber söz konusu etki, iğne yerine parmağın kullanımıyla da yapılmaktadır. Günümüzde iğneye karşı hassas olan yetişkinlerde, çocuklarda veya iğne uygulamasının risk olduğu durumlarda iğne yerine, akupresür masajı uygulanmaktadır. Akupresür masajı duruma göre 3 tip şeklinde yapılır. Bunlar Pasifleştirme , aktifleştirme ve nötrleştirme yöntemleridir.Pasifleştirme yöntemi sırasında üzerindeki basınç saat akrebi yönünde çevrilir. Aktifleşme yöntemi kısa süreli itme. Nötrleştirme yöntemi ismi geçen her iki yöntemin karışımından oluşmaktadır.Masajın basit uygulama şekli olan ovazlama hepimize çocukluktan tanıdık gelmektedir. Ovazlanan bölgede oluşan işlevsel değişimler bireyin rahatlamasını sağlamaktadır. Örneğin, kafatası bölgesinde zihinsel gerginlik giderilirken,karın bögesinde sancılar azalır. Akupresür masaj , birkaç masaj yönteminin var olmasıyla beraber minimum çabayla kendi kendimize yardım etmemizi sağlayabilen bir masaj türü de Geleneksel Çin Tıbbı’nın Akupresür yöntemidir. Kuşadası Masaj
Bu masaj yöntemi, parmak veya kaleme benzer aletle cilde sağlanan ayarlı basınç, şeklinde uygulanmaktadır. Akupresürun doğru uygulanmasıyla baş ağrısı, soğuk algınlığı, yorgunluk, uykusuzluk, bel ağrısı vb., gibi sorunların çözümlenmesinde bireye yardımcı olmak mümkündür. Söz konusu yöntemin, pozitif etkisinin boyutu onun büyük ölçüde doğru uygulanmasına bağlıdır. Doğru uygulanmasının esas koşulları noktanın vücuttaki yerinin tespiti ve o noktaya parmakla uygulanacak basınç özelliğidir.

kuşadası

kuşadasımasaj

kuşadasımasajsalonu

kuşadasımasajsalonları

kuşadasımasöz

kuşadasıevdemasaj

kuşadasımutlusonmasaj

kuşadasıspa

kuşadasıhamam

masaj

masajsalonu

masajsalonları

masajkuşadası

masajsalonukusadasi

kusadasindamasaj

kusadasindamasajsalonu

kusadasihamammasaj

submitted by kusadasimasaj to u/kusadasimasaj [link] [comments]


2020.08.30 18:31 stonkdealer Yasak elma aşk ilişkisi kısa özet

Aga o kadar zor değil ilk başta yıldız ve zeynep var bunlar kardeş ve bursalılar,istanbulda yaşıyolar.zeynep bi şirkette çalışıyo,yıldız da sosyetenin gözde mekanlarından birinde karşılama elemanı olarak çalışıyo.oraya gelen kadınlardan biri;ender,arkadaşıyla mekanda otururken,arkadaşının yıldızı övmesi üzerine kendince bi plan kuruyo.kocasını baştan çıkarıp bi otel odasında yıldızla kocasını basıp,bunu boşanmada delil olarak göstererek tazminat almayı hedefliyo.normal bi boşanmada normalde kadınların parasal hakları olduğu halde kocası(halit)evlenirken evlilik sözleşmesi imzalattığı için;kendi bilinçli olarak ya da böyle bir durum yaşamadan ender bi para alamıyor.ender zamanında halitin evli olduğu bi dönem sekreteri olarak çalıştığında aralarında bi ilişki başlıyo ve halit o zamanki karısı olan zerrinden boşanıp enderle evleniyo.zerrinden öncede müzeyyen diye birisiyle evliymişti ve şirket o zamanlar yükselmiş.ender para alıp sevgilisiyle kaçma hayalleri kurarken bir yandan da yıldızla bu planı gerçekleştirmeye çalışıyo ama başarısız oluyo yıldız bu plandan halite bahsediyo ve halit enderden boşanıyo ender de istanbulun en fakir yerleşim yerlerinden birine gidiyo bi süre orada yaşıyo.ender ve halitin(halitin tek erkek çocuğu)olan erim bu boşanmadan olumsuz etkilendiği için psikolojisi bozulma noktasına geliyo ve ender eve geri geliyo o sırada halitle yıldız evlenmiş oluyo.erim ayrılığı kabullenene kadar yıldızla ender aynı çatıyı paylaşıyo.ender alışmış olsa da yıldız halitin diğer iki kızının tavırlarına ve onu küçük görmelerine dayanamıyo.bu hayata alışması için yardım alabileceği kişiler buluyo ve dış görünüşünü vs değiştiriyo.kardeşi zeynep de bu sırada çalıştığı şirketin yeni sahibinin dikkatini çekiyo o da alihan.ikisi bir süre beraber oluyor ama sonrasında alihan zeynepten ayrılıyo.bu ayrılığın ardından alihanın bir dargın bir barışık ilişki yürüttüğü kız lal in kardeşi ve alihanın iş ortaklarından biri olan cem 5 yaşındaki oğlu kevinle türkiyeye geliyo.şirkette bulunduğu sırada zeynep kevinle ilgileniyo ve cem zeynebe ilgi duymaya başlıyo.alihan bunu kıskanıyo ve bu durum rahatsızlığını tetikliyo.küçüklüğünde annesiyle bir başkasının yakınlaşmasına şahit olduğu için psikolojik bi rahatsızlığı var ve aynısını zeynepte yaşayacağını düşünüyor vs sonra barışıyolar bu zamanlarda yıldız birileriyle arkadaşlık etmeye başlıyor halitle çıktıkları zaman mekanda halitin bi arkadaşına denk geliyolar bu kişiyle.ama sonradan ortaya çıkan detay bu kadının halitle daha önceden ilişkisi olduğu ve kadın tekrardan halitle olmaya çalışıyor bu sebepten araları bozuluyor bu kısımlar tam aklımda kalmadı ama enderle aldatıyor halit tekrar ve yıldız bunu görünce bayılmış numarası yapıyor.daha önceden yaptığı planla doktordan kendisini hamile gibi göstermesini istiyo ve bu şekilde yürümeyen evliliğini kurtarmaya çalışıyo bu olaylardan sonra yıldızın eski kocası geliyo.18 yaşında 1 gün evli kaldığı Kemal adında biri o da evin şoförü olarak hayatlarına giriyor ve asıl kimliğini saklıyo ve yıldıza yaklaşmaya başlıyo.daha sonra bi şekilde çok zengin biri olduğu ve şirketinin olduğu ortaya çıkıyo.zehrayla beraber oluyolar yıldız bu durumu çekemiyo.bi gün yıldız kemalle kaçmaya karar verdiği sırada evine gittiğinde onların evlenmek üzere olduğunu görüyo halitte orada olduğu için neden geldiğini açıklayamıyo yalan uydurmaya hazırlanırken erim kemali arıyo ve birine çarptığını ve galiba çarptığı kişinin öldüğünü söylüyo falan evlilik erteleniyo gidiyolar.erimin çarptığı kişi yaşıyo ve bu işlere bulaşmasının nedeni olarak edindiği yeni arkadaşlarını suçluyolar.ender de oraya alihanla geliyo.bunun öncesinde alihan annesinin babasını aldattığı zaman kimle olduğunu öğreniyo ama daha doğrusu bunun halit olduğunu düşünüyo ve onu bitirmek için planlar yapıp hisse birleşmesini uygun görüyo o yüzden enderle evleniyo ender de haliti sevmediği için amaçlarına ulaşmayı hedefliyolar.bu haberi de tam zeynep alihanın evlilik teklifini kabul edeceği zaman öğreniyolar.daha sonra enderle alihan boşanıyo.zeyneple alihan birleşemiyo.yıldız akıllıca bi planla kemalden kurtuluyo.zehra ile kemal boşanıyo.yani zehra ikinci boşanmasını yaşıyo ilki enderin beraber olduğu doktor sinan.zeynep şirkette daha üst bi konuma gidiyo ve eş başkan oluyo.araba bakmak için gittiği galerinin sahibi zengin biri olan dündarla tartışıyo ve sonradan alihanı sinir etmek için onunla rol yapmaya başlıyo ama sonra gerçekten evlenme aşamasına gidiyolar.çünkü alihan hira adında ablasının beğendiği bi kızla yakınlaşıyo zeynep alihanla barışmaya gittiğinde onları görüyo.alihanın ablası zerrin,halitin de 2.eşi olan.sonra alihan onu bırakıp zeynebe dönmeye çalışıyo.dündarla zeynep evleneceği zaman zeynep düğünden kaçıp alihanı havaalanında bulmaya gidiyo.bunu öğrenen dündar sinirleniyo falan ve zorla zeynebi kaçırıyo.alihan onu bulup kurtarıyo.hira bunları hazmedemeyince mesleğini kötüye kullanıp alihanı uçakla kaçırıp uzaklara götürmeye çalışıyo ve kayboluyolar sonra bulunduğu zaman uçak,zeyneple alihan evleniyo.sonra onlar 46.bölümde amerikaya taşınma durumlarıyla diziden ayrılıyolar.yıldızla halit boşanacağı zaman yıldız hamile kalıyo ve hayatlarına şahika giriyo ve şahikanın abisi avukat kaya.enderle daha önceden beraberlermiş bu yüzden ender korkuyo.erimle ender rıhtımda otururken erim bi şey için yukarı çıktığında kimliği belirsiz biri gelip enderin kafasına bişey vurarak denize düşmesini sağlıyo ve son Bu 1. sezonu
submitted by stonkdealer to kopyamakarna2 [link] [comments]


2020.08.30 18:29 stonkdealer Yasak elma aşk ilişkisi kısa özet

Aga o kadar zor değil ilk başta yıldız ve zeynep var bunlar kardeş ve bursalılar,istanbulda yaşıyolar.zeynep bi şirkette çalışıyo,yıldız da sosyetenin gözde mekanlarından birinde karşılama elemanı olarak çalışıyo.oraya gelen kadınlardan biri;ender,arkadaşıyla mekanda otururken,arkadaşının yıldızı övmesi üzerine kendince bi plan kuruyo.kocasını baştan çıkarıp bi otel odasında yıldızla kocasını basıp,bunu boşanmada delil olarak göstererek tazminat almayı hedefliyo.normal bi boşanmada normalde kadınların parasal hakları olduğu halde kocası(halit)evlenirken evlilik sözleşmesi imzalattığı için;kendi bilinçli olarak ya da böyle bir durum yaşamadan ender bi para alamıyor.ender zamanında halitin evli olduğu bi dönem sekreteri olarak çalıştığında aralarında bi ilişki başlıyo ve halit o zamanki karısı olan zerrinden boşanıp enderle evleniyo.zerrinden öncede müzeyyen diye birisiyle evliymişti ve şirket o zamanlar yükselmiş.ender para alıp sevgilisiyle kaçma hayalleri kurarken bir yandan da yıldızla bu planı gerçekleştirmeye çalışıyo ama başarısız oluyo yıldız bu plandan halite bahsediyo ve halit enderden boşanıyo ender de istanbulun en fakir yerleşim yerlerinden birine gidiyo bi süre orada yaşıyo.ender ve halitin(halitin tek erkek çocuğu)olan erim bu boşanmadan olumsuz etkilendiği için psikolojisi bozulma noktasına geliyo ve ender eve geri geliyo o sırada halitle yıldız evlenmiş oluyo.erim ayrılığı kabullenene kadar yıldızla ender aynı çatıyı paylaşıyo.ender alışmış olsa da yıldız halitin diğer iki kızının tavırlarına ve onu küçük görmelerine dayanamıyo.bu hayata alışması için yardım alabileceği kişiler buluyo ve dış görünüşünü vs değiştiriyo.kardeşi zeynep de bu sırada çalıştığı şirketin yeni sahibinin dikkatini çekiyo o da alihan.ikisi bir süre beraber oluyor ama sonrasında alihan zeynepten ayrılıyo.bu ayrılığın ardından alihanın bir dargın bir barışık ilişki yürüttüğü kız lal in kardeşi ve alihanın iş ortaklarından biri olan cem 5 yaşındaki oğlu kevinle türkiyeye geliyo.şirkette bulunduğu sırada zeynep kevinle ilgileniyo ve cem zeynebe ilgi duymaya başlıyo.alihan bunu kıskanıyo ve bu durum rahatsızlığını tetikliyo.küçüklüğünde annesiyle bir başkasının yakınlaşmasına şahit olduğu için psikolojik bi rahatsızlığı var ve aynısını zeynepte yaşayacağını düşünüyor vs sonra barışıyolar bu zamanlarda yıldız birileriyle arkadaşlık etmeye başlıyor halitle çıktıkları zaman mekanda halitin bi arkadaşına denk geliyolar bu kişiyle.ama sonradan ortaya çıkan detay bu kadının halitle daha önceden ilişkisi olduğu ve kadın tekrardan halitle olmaya çalışıyor bu sebepten araları bozuluyor bu kısımlar tam aklımda kalmadı ama enderle aldatıyor halit tekrar ve yıldız bunu görünce bayılmış numarası yapıyor.daha önceden yaptığı planla doktordan kendisini hamile gibi göstermesini istiyo ve bu şekilde yürümeyen evliliğini kurtarmaya çalışıyo bu olaylardan sonra yıldızın eski kocası geliyo.18 yaşında 1 gün evli kaldığı Kemal adında biri o da evin şoförü olarak hayatlarına giriyor ve asıl kimliğini saklıyo ve yıldıza yaklaşmaya başlıyo.daha sonra bi şekilde çok zengin biri olduğu ve şirketinin olduğu ortaya çıkıyo.zehrayla beraber oluyolar yıldız bu durumu çekemiyo.bi gün yıldız kemalle kaçmaya karar verdiği sırada evine gittiğinde onların evlenmek üzere olduğunu görüyo halitte orada olduğu için neden geldiğini açıklayamıyo yalan uydurmaya hazırlanırken erim kemali arıyo ve birine çarptığını ve galiba çarptığı kişinin öldüğünü söylüyo falan evlilik erteleniyo gidiyolar.erimin çarptığı kişi yaşıyo ve bu işlere bulaşmasının nedeni olarak edindiği yeni arkadaşlarını suçluyolar.ender de oraya alihanla geliyo.bunun öncesinde alihan annesinin babasını aldattığı zaman kimle olduğunu öğreniyo ama daha doğrusu bunun halit olduğunu düşünüyo ve onu bitirmek için planlar yapıp hisse birleşmesini uygun görüyo o yüzden enderle evleniyo ender de haliti sevmediği için amaçlarına ulaşmayı hedefliyolar.bu haberi de tam zeynep alihanın evlilik teklifini kabul edeceği zaman öğreniyolar.daha sonra enderle alihan boşanıyo.zeyneple alihan birleşemiyo.yıldız akıllıca bi planla kemalden kurtuluyo.zehra ile kemal boşanıyo.yani zehra ikinci boşanmasını yaşıyo ilki enderin beraber olduğu doktor sinan.zeynep şirkette daha üst bi konuma gidiyo ve eş başkan oluyo.araba bakmak için gittiği galerinin sahibi zengin biri olan dündarla tartışıyo ve sonradan alihanı sinir etmek için onunla rol yapmaya başlıyo ama sonra gerçekten evlenme aşamasına gidiyolar.çünkü alihan hira adında ablasının beğendiği bi kızla yakınlaşıyo zeynep alihanla barışmaya gittiğinde onları görüyo.alihanın ablası zerrin,halitin de 2.eşi olan.sonra alihan onu bırakıp zeynebe dönmeye çalışıyo.dündarla zeynep evleneceği zaman zeynep düğünden kaçıp alihanı havaalanında bulmaya gidiyo.bunu öğrenen dündar sinirleniyo falan ve zorla zeynebi kaçırıyo.alihan onu bulup kurtarıyo.hira bunları hazmedemeyince mesleğini kötüye kullanıp alihanı uçakla kaçırıp uzaklara götürmeye çalışıyo ve kayboluyolar sonra bulunduğu zaman uçak,zeyneple alihan evleniyo.sonra onlar 46.bölümde amerikaya taşınma durumlarıyla diziden ayrılıyolar.yıldızla halit boşanacağı zaman yıldız hamile kalıyo ve hayatlarına şahika giriyo ve
şahikanın abisi avukat kaya.enderle daha önceden beraberlermiş bu yüzden ender korkuyo.erimle ender rıhtımda otururken erim bi şey için yukarı çıktığında kimliği belirsiz biri gelip enderin kafasına bişey vurarak denize düşmesini sağlıyo ve son Bu 1. sezonu
submitted by stonkdealer to kopyamakarna [link] [comments]


2020.08.29 02:05 briskostis "big titty goth gf için ruhumu satarım" ama gereksiz lafebeliğiyle bayağı uzattım.

Gerçekten olabildiğince devasa göğüslere (Halk diliyle meme, memeler) sahip olan ve aynı zamanda 1970'lerin sonu 1980'lerin başında, Punk'tan etkilenerek doğan bir alt kültürden etkilenmiş olan, namı diğer gotik; siyah giyinen ve aynı zamanda benim kız arkadaşım veyahut flörtüm (kadınla erkek arasındaki çok yakın duygusal arkadaşlık, aşk ilişkisi.) olması için mutluluğumu Şeytan'a bahşederken aynı zamanda bu başarıyı elde etmeyi dahi göze alırım.
submitted by briskostis to kopyamakarna2 [link] [comments]


2020.08.20 19:11 Lumenspei Algoritma Nedir?

Kelime anlamı olarak algoritma, belirli bir problemi çözmek ya da bir amaca ulaşmak için tasarlanan yol anlamına geliyor. Bir sorunu çözmek veya belirlenmiş bir amaca ulaşmak için tasarlanan yola, takip edilen işlem basamaklarına algoritma denir. Algoritmalar açıkça belirtilmiş bir başlangıcı ve sonu olan işlemler kümesidir. Amaca ulaşmak için işlenecek çözüm yolları ve sıralamaları belirlenir ve algoritma bu sırayı takip ederek en mantıklı çözüme ulaşır. İlk algoritma, El-Harezmi’nin "Hisab-el Cebir ve El Mukabala" kitabında sunulmuştur ve algoritma kelimesi de El-Harezmi’nin isminden gelmiştir. Algoritma terimi genellikle matematikte ve bilgisayar bilimlerinde karşımıza çıkmaktadır.
Günlük hayatın her yerinde algoritmalar vardır. Mesela sandalyeden kalkıp kapıya gitmek:
>Programlama ve algoritma ilişkisi
Tüm programlama dillerinin temelinde algoritma vardır. Algoritmalar, programlama dillerinin vasıtasıyla uygulanabilirler. Programda kullanılan dil ve kullanım alanı ne olursa olsun algoritması olmayan bir program yoktur. Programda bir algoritmanın işlemesi için dışarıdan gelen tüm girdiler “değişken” olarak tanımlanır. Algoritmada ki döngüler ve işlemler, bu değişkenler üzerinden gerçekleşir. Algoritmada ki tüm ihtimaller belirtilmiş ve net olmalıdır. Hiçbir ihtimal şansa bırakılmamalıdır.
submitted by Lumenspei to Costap [link] [comments]


2020.08.15 15:11 xxiwisk Happy Independence Day Pakistan! I am Recep Tayyip Erdogan, AMA

Greetings!
I was told today is Pakistan’s Independence Day. Happy Independence Day to all my brothers and Muslims from Pakistan! Long Live Turkey Pakistan relationship 🇹🇷🇵🇰
Ask Me Anything
Selamlar!
Bugün Pakistan'ın Bağımsızlık Günü olduğu söylendi. Pakistanlı tüm kardeşlerime ve Müslümanlara Bağımsızlık Günü kutlu olsun! Yaşasın Türkiye Pakistan ilişkisi.
Bana istediğini sor
Regards, Recep Tayyip Erdogan
submitted by xxiwisk to endia [link] [comments]


2020.08.14 14:33 thepurplbanana bok postası

İnsanların beni sadece loldeki OTP'mden dolayı sevmesinden sıkıldım.Gözünüzün önüne getirmeye çalışın.Tinder dan tanıştığım güzeller güzeli bir kızla ilk buluşmadayım.Herşey çok iyi gidiyor,fazla iyi gidiyor.Ortak ilgi alanlarımız var ve mizah anlayışımız uyuşuyor lakin aynı zamanda birbirimizi şaşırtabilcek kadar farklı tecrübelerimiz var.Laf arasında LoL oynadığımı ve Yone OTP olduğumu söyleme yanlışımda bulundum. O sadece gülümsedi ve bana bunun ne kadar havalı olduğunu söyledi.Sohbete devam ettik. Tuvalet ihtiyacımın geldiğini farkettim ve tuvalete gittim ama telefonumu masada unutmuşum. İçimde çok ama çok kötü bir his vardı. Dayanamayıp masaya geri döndüm ve ne göreyim. Buluştuğum kız çok heyecanlı bir şekilde telefonuna bakıyor. Dur bir saniye! Bu benim telefonum! Şifremi hatırlamış olmalı. "Hayırdır?" Diiyip telefonumu elinden aldım ve ne göreyim! op.gg profilime girmiş ve maç geçmişimi inceliyormuş. "Sadece zaferlerle dolu yemyeşil maç geçmişini görmek istedim" dedi. Nereye gitsem Yone beni bir lanet gibi takip ediyor. Erkek, kadın herkes; eğer bu yeteneğe ve geniş Yone mekanik bilgisine sahip olduğumu duyarlarsa beni adeta bir feed makinesi olarak görüyorlar. Bazen eve atılıyorum, cinsel seks yapacağımı sanarken kız parmağıyla bilgisayarı işaret ediyor ve "Sadece Yenilmez ve orman Yone oyna da seni izleyeyim" diye diz çöküyor. Ben bu muyum? Cesaretinden loldeki süt bebelerinin götüne azakana kılıcı sokan bir katletme makinesi miyim?
Has gurbetçi dediğin döner dükkanı açtığında en az 5 kuzenini evropaya götürür. 3 kuruş kar için pakistanlı dilenci çalıştırmaz. Has gurbetçi fransadan 5 euroluk parfümü lütuf gibi getirmez koyar taşağını calvin kleinden full giyim getirir. Has gurbetçi almanyada 1 euroluk tikivobka minivonka gibi sabun kalıbı çikolata getirmez. Getirdiğiniz o sabun kalıbına delik açıp 31 çekeyim amk beleşçileri. 20-30 k biriktirip benim 10 senede alamadığım evi 1 senede 10 kardeş it gibi çalışıp alıyorsunuz. Gurbetçileri viyana meydanında varna fatihi 2. Murat gibi tokatlaya tokatlaya sikeyim.
AMINA KOYİM SABAHIN 6'SI DAHA KARGALAR YARRAĞINI SAĞA SOLA ŞILAP ŞILAP VURMAZKEN ORUSPU EVLADI PATRON BOZUNTUSU ARIY0 3 DAKİKAYA GELEBİLİR MİSİN DİYO BEN MAKARNEKS MIYIM ORUSPU EVLADI SABAHIN 6'SINDA 3 DAKİKA İÇİNDE ANANIN AMINDAN ATEŞLENEN RAMAZAN TOPUYLA MI GELICEM ?
düşünsenize adamın teki; uzaktan sevdiğiniz ve yüzüne dahi bakmaya kıyamadığınız, açılmaya korktuğunuz o melek gibi kızı altına almış, bağırta bağırta orgazma ulaştırıyor. kız orgazmdan kilitlenerek o kadar sıkı sarılmış ki geri çekilmeye vakit bulamadığından tohumlarını kızın içine akıtıyor ılık ılık. tam da günündeymiş kız. yumurtası en olgun dönemde. o erkeğin spermleriyle dölleniyor yumurtası. ikisine ait bir zigot gelişmeye başlıyor rahminde. hay allah. içinde spermleriyle uyuduğu erkek sabah oflaya puflaya kalkıp ertesi gün hapı alıyor da kurtuluyorlar embriyoya dönüşmeden. bundan sonra daha dikkatli olacaklar. ertesi sefer anal yoldan birleşiyorlar kızla. bir gecede tam üç defa, evet üç defa kalın bağırsağını sıcak spermleriyle dolduruyor o melek gibi kızın. ara sıra parmaklarını vajinasının dibine kadar sokup cervixiyle lıp lıp oynuyor. kızın kaç kere spermleri yuttuğunun haddi hesabı yok. daha sonraları erkeği içine rahat rahat boşalabilsin diye parasını cebinden karşılayarak spiral taktırıyor kendisine.
kız bütün her şeyini teslim etmiş ve onun olmuş. ayağa kalktığında bütün deliklerinden spermler sızıyor bacaklarına doğru.
sen ise uzaktan birlikte olsaydınız neler yapardınız hayalleri kurup "acaba bu kız bana bakar mı" diye iç geçirmekle kalıyorsun. ahh ah dostlarım, hayat bazen çok acımasız. bizim gibi betalar anca uzaktan bakıp acı çekiyor...
UwU öncelikle iyi günler kyaaa:33 -^ herkesin kötü günleri olabilecegini unutmaaa;) v_v kullanıcının oyunlarıni inceledik ve uygunsuz bir davranış bulamadık Allaha sovse 2.saniyede banlariz ama feedlemesi önemli değil wintrade önemli değil hesap alım satım hiç önemli değil sonuçta egirllere,riota veya allaha sovmedigi icin ban atmıyoruz herkesin kötü günü olabilir UwU Chan kendini iyi bak sihirdar bol muzlu günler<33^
-Riot Sorakanin götten yiyen askerleri
arkadaşlar ben 9 aylık evliyim, kocam astsubay. Birbirimizi çok seviyoruz ve aramızda bir problem yok ama yatakta canımı yakıyor. Üstelik beni boğazımdan tutup "nasıl iyi mi terörist kürt" Türk'ün gücünü gör rum orospu" gibi küfürler ediyor. Başta zevkli geliyordu ama giderek şiddetin dozunu arttırıyor artık çok yoruyor beni. Ne yapmalıyım?
Ciddi TİPİ ÇÖP OLANLAR BOŞ YORUM YAPMASIN KENDİNE SÖVDÜRTMESİN!
Beyler benim önemli bir sorunum var amk. Kızlar çok bakıyor. Artık bu bakma olayı cidden rahatsızlık vermeye başladı. Gözünü hiç ayırmadan bakıyorlar. Ben de gözümü ayırmadan bakıyorum ne zaman bakmayı kesecekler diye bakmayı hiç kesmiyorlar. Yanımda kız oluyor mesela geziyoruz diğer kızlar o kadar çok bakıyor ki yanımdaki kız benden daha çok rahatsız oluyor. Bakmasınlar diye ters yapıyorum ters bakıyorum ne bakıyon amk falan diyorum gülmeye başlıyorlar bu sefer. Evden bakkala kadar gitsem bile illa denk geliyor bi tane. Mahalledeki küçük çocuklardan numaralarını gönderiyorlar. Sosyal medyadan rahatsız ediyorlar. Engellemekten bıktım artık cidden. Ciddi bir ilişkiye başlamak istiyorum bu sefer kız bana diyor seni seviyorum ama sen çok çapkınsın beni çok üzersin korkuyorum diyor. Arabası olan kızlar daha tehlikeli üzerime sürüp ses açan mı dersin camı açıp laf atan mı dersin neler neler yahu. Arkadaşlarım bana kızıyor mal mısın amk hepsiyle takıl diyorlar ama halimden anlayan yok. Kızın yanında abisi oluyor babası oluyor kız gizlice bana işaret ediyor kağıda numaramı yazdım gel diyor kafasıyla arkayı gösteriyor. Aranızda mutlaka bunları yaşayanlar vardır beyler Bi akıl verin zor durumda kalmaya başladım ciddi ciddi rahatsız oluyorum amk
HANGİ KIZLARLA CİDDİ DÜŞÜNÜLMEZ
1- Twitter jargonundan anlayan 2- Facebook gruplarında takılan 3- LoL, CS oynayan 4- Türkçe rap dinleyen 5- Depresif görünmeye çalışan 6- İnstada DM anketi atan 7- Erkek kankası olan 8- 18 yaşından küçük olan 9- Reelde ne çok sessiz ne de çok sesli olan 10- Sürekli snap atan 11- Yaşam felsefesi trip atmak olan 12- Her şeyi ciddiye alan 13- Anime izleyen 14- Discord kullanan 15- Ateist satanist falan olduğunu sananlar 16- Sporculara düşen 17- Hiç bir fikri olmadan rastgele bişeylere bok atan 18- Saçma hikayelerle baydıran 19- Dışarıda çok duran eve az giden 20- Rüya ve burçlara inanan 21- Fallara inanan 22- Sevdiğin bir filme(vb.) bok atan 23- Herhangi bir taraftar grubuna üye olan 24- Bir siyasi görüşü normalden daha fazla savunan 25- İlgiye aç orospu cocukları 26- Ergen festlerine 5kmden daha fazla yaklaşan 27- Aşko tarzı kelimeler ile hitap eden 28- 160tan kısa olan 29- Saçını mal mal renklere boyayanlar 30- Sigara kullanan
kızı soyar soymaz zıbam diye geçirmeyeceksin beyinsiz evladı. uzun süre sevişin amk vakit bizim. sonra yavaş yavaş soyacaksın, hala sokmak yok amk evladı. kızı ilk başta yavaş yavaş dokunacaksın, tüm vücudunu gezeceksin. püf noktaları var da uzun sürer. o huylanıp, iyice kıvama gelmeye başlayacak. daha am'a dokunmadık. am yok daha. şimdi biraz kıvranmaya başladığında, amın etrafına bas çek yapacaksın, hafif dokunuşlarla. bunu yaptıktan sonra, dudağını amın etrafında gezdireceksin. daha yalamak yok. sadece dokundurup çekiyorsun. bir süre devam et. kız uçacak. yavaş yavaş ama yakınlaş, orada da dokundur çek dudağını. ilk sinyali yolladık. şimdi tüm vücudu dudağınla gezmeye başla. bunu yaparken arada sırada öpeceksin. kız kuduracak, hatta titreyecek. amın üst bölgesine geldiğinde öpüp çekeceksin. iyice yaklaşacaksın, bu sırada arada da yalıyorsun tabi. ellerin de hiç durmayacak moruk. ellerin sürekli aktif olacak. sen amı öpmeye geldiğinde, ellerin bacaklarda, göğüste olacak. deli gibi sıkmayacaksın. am'a bir öpücük kondurduktan sonra yavaş yavaş elini ama götürüyorsun ve yukarıya kızı öpmeye çıkıyorsun. biraz orada yedikten sonra yine yavaş hareketlerle, aşağıya iniyorsun ve am'a bir dil atıyorsun. sonra kızın suratına bir bak. o şu an burada değil. amı yaladıktan sonra artık iş emmeye gelecek. emeceksin. ellerin sabit durmayacak sürekli oynayacak. emerken kızın suratındaki o azgınlığı göreceksin. sok artık diyecek. amaaaan sakın sokma orospu çocuğu. o kadar yaladın, boşa gider. yalamaya devam. eller durmuyor, amın her tarafını yalayacaksık, isteyecek. daha yarrak sokmadık. kız zaten 1-2 dakika sonra yine isteyecek. çıkarıp yarrağı sokacaksın. erken mi boşalma sorunun var? kıza 3 git gel biraz bekle, beklerken kızı öp falan. sonra devam edeceksin. baktın boşalacaksın, pozisyon değiştirme ayağıyla vakit kazanacaksın. tabi bu erken boşalan yıkıklar için. buradan sonra ağzın, ellerin ve sikin hiç durmayacak. sürekli sikeceksin. ve 2 gün sonra bir mesaj: "yine gelsene"
Belli ki erkek arkadaşına çok büyük ilgi duyuyor ve hayatındaki ilk yada ilklerden biri bu ilişkisi. Heyecanı yüzünden vajinası ıslanmamış ama çok azgın olduğundan sıcacık. Böyle bir durumda vajina hem girilmeyecek kadar dar olur hemde 38 derece ısıya sahip olur. Çocuğun girememesi normal.
Translated by Toygar Ram Çiftliği
Koç çiftliğinde duşta 18 çıplak kovboy emmek istiyorum büyük sert zonklama musluklar on sekiz çıplak kovboy becerdin kovboylar ram çiftlikte duşlarda kovboylar
Sıcak kovboy sıcak sert turuncu, titrek musluklar güçlü onsekiz kovboy daha arka bahçede büyük şişkin musluklar çok Sabit
Orgy içinde duş at ram çiftlik Büyük horoz zonklama, rammed tarafından kovboy popo gibi bir üreme koç gibi çürümek isteyen
Büyük zonklama musluklar almak emdi gerçek derin kovboylar kadar onlar fucked içinde onların uyku ram çiftlik o kayalar Büyük kovboy titrek musluklar
Ram Ranch duşta 18 çıplak kovboy musluklar emmek isteyen dizlerinin üzerinde Ram Ranch duş becerdin becerdin olmak istiyorum on sekiz çıplak kovboy emmek isteyen büyük sert zonklama musluklar Cowboys Ram Ranch gerçekten kayalar
Sıcak kovboy sıcak sert turuncu, titrek musluklar güçlü onsekiz kovboy daha arka bahçede büyük şişkin musluklar çok Sabit
Orgy içinde duş at ram çiftlik Büyük horoz zonklama, rammed tarafından kovboy popo gibi bir üreme koç gibi çürümek isteyen
Ram Ranch duşta 18 çıplak kovboy musluklar emmek isteyen dizlerinin üzerinde Ram Ranch duş becerdin becerdin olmak istiyorum on sekiz çıplak kovboy emmek isteyen büyük sert zonklama musluklar Kovboylar Ram Ranch gerçekten kayalar
Büyük sert zonklama musluklar, gerçek derin kovboylar uyku ram çiftliğinde becerdin almak için emdi, o kayalar kovboylar seviyor musluklar
"رام رانش"
18 راعي بقر عاري في الدش في رام رانش الديوك الخفقان الصلبة الكبيرة التي تريد أن يتم امتصاصها ثمانية عشر رعاة البقر العارية الذين يريدون أن يكون مارس الجنس رعاة البقر في الاستحمام في رام رانش على ركبتيهما يريدان مص الديوك رعاة البقر رام رانش صخور حقا
رعاة البقر الساخنة برتقالي جامدة الساخنة ، الخفقان الديوك بقوة ثمانية عشر رعاة بقر أكثر في الفناء الديوك المنتفخة الكبيرة من الصعب جدا
العربدة في الاستحمام في رام رانش كبير الديوك الخفقان صدمت بعقب رعاة البقر مثل كبش التكاثر الذي يريد التعفن
كبير الديوك الخفقان الحصول على امتص الحقيقي العميق رعاة البقر حتى الحصول على مارس الجنس في نومهم رام رانش ، إنه صخور يحب رعاة البقر الديوك الخفقان الكبيرة
18 راعي بقر عاري في الدش في رام رانش الديوك الخفقان الصلبة الكبيرة التي تريد أن يتم امتصاصها ثمانية عشر رعاة البقر العارية الذين يريدون أن يكون مارس الجنس رعاة البقر في الاستحمام في رام رانش على ركبتيهما يريدان مص الديوك رعاة البقر رام رانش صخور حقا
رعاة البقر الساخنة برتقالي جامدة الساخنة ، الخفقان الديوك بقوة ثمانية عشر رعاة بقر أكثر في الفناء الديوك المنتفخة الكبيرة من الصعب جدا
العربدة في الاستحمام في رام رانش كبير الديوك الخفقان صدمت بعقب رعاة البقر مثل كبش التكاثر الذي يريد التعفن
18 راعي بقر عاري في الدش في رام رانش الديوك الخفقان الصلبة الكبيرة التي تريد أن يتم امتصاصها ثمانية عشر رعاة البقر العارية الذين يريدون أن يكون مارس الجنس رعاة البقر في الاستحمام في رام رانش على ركبتيهما يريدان مص الديوك رعاة البقر رام رانش صخور حقا
كبير الخفقان الثابت الديوك ، الحصول على امتص الحقيقي العميق رعاة البقر حتى الحصول على مارس الجنس في نومهم رام رانش ، إنه صخور يحب رعاة البقر الديوك
SENE 2013 omegleden tanıştığım aybüke diye bir sevgilim vardı 104 gün sevgili olduk sonra aldattı fln neyse ayrıldım orspudan bnde aylar sonra fake açtım onun resmini kydum hesap adında berna kaya koydum facete sonra kapandı o hesabı aybükenin orspuluğunu yayıp numarasını dağıtıp intikam almak için açtım başta sonra intikamı alınca abaza trollemek için kullanmaya dvm ettim tabi o zamanlar yaşım 17 bankmatik kartım yok daha abazalardan para kazanacak yaşta değilim nyse benim hesap baya tanınmaya başladı günde 1000 msj geliyor her grupta orospu berna olarak tanınıyor benim hesap günde binlerce yarrak fotosu geliyor neys konudan sapmyım berna kaya hsabını açtktan 2 yıl sonr biri bana msj attı dediki berna senin berna olmadığını gerçek adının Aybüke olduğunu blyom amk şok oldum yıllarca ben bu fakei açmışım aybükenin fotosunu kullndim adımı berna koymuşum milyonlarca msj gelmiş bir kişi bile sen fakesin sen erkeksin dememiş ama biri bana msj atıyor ve bernanın aslında aybüke olduğunu biliyor yani ben fake değilimde adımı değiştirmişim sanıyor ben berna dedim siktir amk senin Aybüke oldunu biliyorum dedi nerden biliyon dedim pornonu izledim dedi Herhalde taşk geçiyor yada daha önceden trollediğim biri sanıyorum dediki ifşanı izledim escobarda diyor bende pablo escobar mı diyorum bu güldü bana aybükenin yani eski sevgilimin ifşasini atti bir baktım benim aybüke yarrak yalıyo ve ifşanın üstünde ismiyle Aybüke yaziyo yüzü saçı kaşı aynı sevinsem mi üzülsem mi bilemedim ama hala fake olduğumu profesyonelce sakliyorum dedimki pornomu nerden buldun sil fln diyorum bunun attığı videoyu ss aldim aybükenin bütün arkadaşlarına o sakso çektiği fotoyu attım sonra aybükeyle son kez yüzleşmek bir güzel küfür etmek için msj atmak için profiline girdiğimde birde ne göreyim saksocu Aybüke türbana kapanmış ulan hayatımda ne kadar sakso çeken kız tanidiysam hep saksodan sonra kapanıyor amk sakso çeken imana geliyor resmen o zamanlar modayd sonra namuslu takılmak olmayan namuslarini sikeyim
Ok, this is ABSOLUTE fucking bullshit. I went to take a test in class yesterday, and when I saw some sexy looking quadratics, my boner engaged. When I found the y-intercept of the equation, I couldn't help it!!! I closed my eyes, and I TORE my dick to shreds, using whip like motions and pulled with great force. That was one of the best nuts I ever had, just thinking about it now gets me riled up. Thing is, I nutted all over the kid sitting right next to me, and the teacher got all pissed at me, screaming at me for jacking off on a classmate. I told that bitch to shut the fuck up, and that jacking off is a natural, artistic, and beautiful process. He should BE HAPPY that my semen is all over him, maybe he can learn a lesson or two about the culture and art of jacking off. HOWEVER, the teacher didn't agree with me. She KICKED ME OUT of the classroom, and I didn't even finish taking the test. Not only THAT, but they made me clean up my cum after it already dried out and solidified on the carrpet. THATS TORTURE!! Do you know how hard it is to clean dried cum? You CLEAN cum after its FRESH out of your dick, not an hour after you fucking nutted. This is a fucking OUTRAGE. Do you really expect me to not whip out my cock and jack off when i see a HOT quadratic on a test? Either make the equations less sexy, or LET ME jack off in your classroom, asshole.
yeter be yeter. burama geldi. ben de am sikmek istiyorum lan. bizimki de can lan. bizim de canımız çekiyor. doldum artık burama geldi, yarrağıma da laf geçiremiyorum, söz dinletemiyorum. o da bazı şeylerin farkına varıyor, nasıl varmasın, taş değil toprak değil, benden, canımdan, kanımdan bir parça. bıktı banttan yayından, artık canlı yayına geçmek istiyor. yeter bak yemin ediyorum yeter, çıldırmak üzereyim. damarlarımda kan değil sperm dolaşıyor sanki, aylardır döl sıçıyorum. asosyalim lan. karılarla konuşamıyorum. benim yarrağım da sıcak bi amcığa girmek ister elbet. biz de am sikebiliriz elbet. ama yok amk yok. ulan benim vefalı yarrağım bugüne dek ne verdiysem kabul etti. nereye soktuysam yok demedi, mızmızlanmadı. diş macunu tüpünü kesip mi sikmedim, akrilik yünlerine mi yaslamadım, sırf kızlık bozuyomuş hissi vermek için baştan aşağı ketçapa buladığım kumpiri mi sikmedim, babaannemin öğrenci evime sererim diye köyden yolladığı halıfleksi rulo yapıp mı sikmedim koridorun ortasında. ama bıktım eritilmiş, yuvarlatılmış kartonpiyerlere sürtmekten, bıktım banyonun giderini, balkonumdan geçen pimaşları sikmekten. hepsine eyvallah dedi bu vefalı, meczup yarrağım. ama olmuyor beyler. bi yerden sonra kabul etmiyor bünye. gerçek bi delik istiyor. sıcak bi amcığın ateşinde kavrulmak, gerçek bir amcığın g noktasında kolbastı şov sergilemek, kanlı canlı bir bızırın ana arterlerine haçlı seferleri düzenlemek, gerçek bir göt deliğinde türbülansa girmek istiyor.
___"cowonaviwus-kun, we musn't. pwease, my immune system is not that stwong uwu" "I have no othew choice" he wepwied with a hawsh tone "no pwease!" I begged. "I wouwd do anywthing!" he waised his eyebwow, intwigued. "anything?" His fingew twaced acwoss my face, the cowd touch send shivews down my spine. I fewt afwaid but at the same time I fewt dwawn into his gazing eyes, they wooked so dead inside, so... wonewy. "Anything fow you, c-cowonaviwus-kun... " I sniffwed Then I fewt a shawp pain in my chest. penetwating. I gasped fow aiw, which onwy came out as a stwuggwing guwgwe, a coughing fit of bwood. Bwood. Wawm bwood escaped my weak ass bitch body. I wooked at him again, betwayaw and pain in my eyes, as teaws stweamed down my face and I cowwapsed to the gwound. With my bwuwwed vision I see him wook down on me, his stawe wefwected some sowt of twiumph, satisfaction. With damped heawing, I heaw him say the wast wowds I wiww evew heaw: "Then pewish."
Girl: Please don’t rape me! Guy named Please: Teacher: Are you fucking serious? Girl named Serious: Teacher: Are you fucking done? Girl named Done: Teacher: Are you fucking for real? Girl named For Real: Teacher: Please stop fucking everything up. Girl named Everything Up: Teacher: Can you stop fucking fooling around? Girl named Fooling Around: Teacher: Can you stop fucking joking? Girl named Joking: Teacher: Stop fucking cheating! Girl named Cheating: Teacher: Stop fucking stealing! Girl named Stealing: Teacher: Stop fucking yelling! Girl names Yelling: Teacher: Stop fucking sleeping! Girl named Sleeping: Teacher: Today we are going to finger paint Girl named Paint: Teacher: today we are going to publicly execute Hjgfdfghdsafgdsafghds for war crimes! Kid named Hjgfdfghdsafgdsafghds: I am such a comedic genius that it’s utterly, quintessentially inconceivable how I failed my audition at the Laugh Factory. Absolute fucking injustice.
Sabah: Kahvaltı sonrası spor ise :elli gram yulaf ezmesi iki yumurta beyazı bir tam yumurta çırp omlet yap, altmış gram az yağlı böreklik lor peyniri, isteğin kadar domates salatalık, şekersiz yeşil veya normal çay. Daha etkili seksen beş gram yulaf kaynat bir ölçek protein tozu at karıştır ye Antrenman kahvaltıdan sonra değilse Dört yumurta beyazı altmış gram lor domates peynir bir dilim kepek ekmeği bir ölçek protein tozu
Öğlen yarım yeşil elma şekersiz çay veya kahve türleri, ayran veya sade kefir Daha etkili hiç yeme
İkindi: Eğer antrenman akşamsa: seksen beş gram pişmemiş pirinç yağsız lapa şekilde haşla yanına yüz elli gram tavuk veya hindi
Eğer antrenman yoksa İki yüz gram tavuk veya hindi haşlanmış brokoli isteğe göre havuç ve çeşitli sebzeler de haşlanıp yenilebilir toplam sebze miktarı iki yüz elli gramı geçmesin Antrenman yoksa daha etkili: Annenin yaptığı mümkünse etli veya tavuklu ıspanak, kereviz, pazı gibi düşüş karbonhidratlı ev yemekleri iki yüz gramlık porsiyonu geçme
Yatmadan önce eğer yoğun bir gün geçirdiysen bir ölçek protein tozu içebilirsin Antrenman öncesi yemeklerini iki saat önceden ye Antrenmandan önce filtre kahve içerisine bir tatlı kaşığı hindistan cevizi yağı tavsiye ederim Ne olursa olsun antrenman sonrası protein tozu Antrenman esnasında bir buçuk litre su bitsin Gün içerisinde en az dört litre su Lor dışındaki süt ürünlerinden olabildiğince uzak dur Kalorilerini her fırsatta say Paketli yiyeceklerden kaç şeker düzeyini sıfıra yakın tut Günde beş grama kadar tuz istediğin kadar baharat tüketebilirsin
allah korusun ama eger boyle birsey basiniza gelirse parmaklarinizi kopegin gözüne sokun ve gözlerini oyun yada dasaklarini sikip patlatin amini siktimin itlerin bakin bakim nasil kaciyor amina kodumun iti bana hic bir havyan oglu hayvan it sever yazmasin sizinde annanizi sikerim gozlerinizi oyarim orosbu cocuklari sizi
Acil sikilmesi lazim sana threesome yazıyorum sex education izledik abi biliyoruz bu isleri :stuck_out_tongue: sekks terapisti olduk abi ya vajina uretra yumurtalık amcik derinliği 16 cm olup ilişki yaşanan kişiye gore uzayıp küçülebilir abi sen threesome yap derdin tasan kalmasın :wink:
sikmek istiyorum seni anlıyor musun benim minik orospum, sikmek istiyorum. götünün şerefiyle, haysiyetiyle oynamak istiyorum lan. etli götünün oynak loplarını yaba gibi ellerimle avuçlayıp, akli melekelerimi yitirinceye dek yaslı kalmak istiyorum kavisli çatının tam tepesinde. mor başlı gövel yarrağımı stabilize göt çemberinin etrafında nakış, nakış, ilmek ilmek dokumak istiyorum seni küçük fahişe. kanaviçe desenli yarrak damarlarımdan boncuk boncuk süzülen sıcak spermlerimi, saten kırlent üzerine işlenmiş iğne oyası dantel örneği misali işlemek istiyorum yassı götceyizine. kuru göt deliğine kırmızı fiyonk kurdele takıp, alkış tuta tuta, ağır aksak tempoda, düyek usulünde, hicaz makamında sikmek istiyorum seni. sana ızdırap vermek istiyorum orospu çocuğu anlıyor musun beni? itibarını, erkeklik gurunu, ömür boyu beslediğin, büyüttüğün, yaşatan haysiyetini beş paralık etmek, cümle akraba'i taallukatına rezil'i rüsva, kepaze eylemek istiyorum. babanın gözleri önünde sikmek istiyorum, annenin antika maun sandığında sakladığı naftalinli okul önlüğününü giydirip sikmek istiyorum, amca çocuklarının gözleri önünde pileli eteğini sıyıra sıyıra kucaklamak ve kıskaca almak istiyorum ürkek bedenini. dayının çocuklarına ekşi göt deliğini zorla yalattırmak istiyorum.
Corona virüsüne demişler dünyadaki bütün ülkelere tek tek gidip bulastin insanlari öldürdün peki niye hiç türkiyeye uğramadın demişler corona virüsü de demiş ki türkler öle bı millet ki 1 tane bırakırsan ardında devlet kurup intikam alır
yollardayım ben, ben gidiyorum yolun kenarına kocaman çorba yazmış, hayvan gibi toteme çorba yazmış. içeri giriyorum ne çorbası var diyorum? Mercimek. Ananı sikiyim hayallerimle oynadın orospu çocuğu. Ayak lazım paça lazım işkembe lazım. Mercimek ne o avradını siktiğim madem yok neden oraya kocaman çorba yazıyon orrospu çocuğu. ÇORBA
submitted by thepurplbanana to Tanrilar_Konseyi [link] [comments]


2020.08.09 01:08 karanotlar İKTİDARIN “KAYIKÇI DÖVÜŞÜ”: İSTANBUL SÖZLEŞMESİ[*]

Sibel ÖZBUDUN ,
AKP’nin ayağı İstanbul Sözleşmesi’ne fena dolandı. İktidarının henüz “demokrasiyle barışık”, “AB hedefinden kopmamış”, seçmen desteğinin yüzde 50’lerde seyrettiği günlerde hazırlanmasına nezaret edip Türkiye’nin ilk imzacısı olmasını sağladığı “İstanbul Sözleşmesi”ne karşı parti çeperlerinden kopan “Kabakçı Mustafa İsyanı” ile karşı karşıya.
İKTİDARIN “KAYIKÇI DÖVÜŞÜ”: İSTANBUL SÖZLEŞMESİ[*]
“burada daha ne kadar öleceğim?
yeryüzüyle gökyüzün aracısı olarak
bulutu haraca kestiğiniz yerde?”[1]
AKP’nin ayağı İstanbul Sözleşmesi’ne fena dolandı. İktidarının henüz “demokrasiyle barışık”, “AB hedefinden kopmamış”, seçmen desteğinin yüzde 50’lerde seyrettiği günlerde hazırlanmasına nezaret edip Türkiye’nin ilk imzacısı olmasını sağladığı “İstanbul Sözleşmesi”ne karşı parti çeperlerinden kopan “Kabakçı Mustafa İsyanı” ile karşı karşıya.
Şu sıralar bayraktarlığını Akit yazarı Abdurrahman Dilipak’ın yaptığı “İsyan”, AKP etrafında kümelenen tarikat ve cemaatlerden, Akit ve Yeni Şafak yazarlarına, MÜSİAD erkânından, cep telefonunda Tayyip Erdoğan’ın özel numarası kayıtlı “hatırlı” kişilere, İslâmcı camia içinde yaygın bir destek bulmuş gözüküyor.
Türkiye Düşünce Platformu tarafından hazırlanıp Mayıs 2020’de Cumhurbaşkanına sunulan, imzacıları arasında “ağır toplar” bulunan “İstanbul Sözleşmesi’ne Yönelik Hukuki ve Psikososyal Değerlendirme Raporu” “isyan”ın “Manifesto”su niteliğini taşıyor. Murat Yetkin’in listelediği hâliyle, “Platformun ‘Yüksek İstişare Kurulu’ üyelerinden oluşan imzacılar arasında Cumhurbaşkanının Başdanışmanlarından AKP eski Artvin Milletvekili İsrafil Kışla var örneğin, MÜSİAD’ın kurucu başkanı, ‘İslâmi burjuvazi’ tezinin müellifi Erol Yarar var. Tanıtmaya gerek olmayan bir isim Emine Şenlikoğlu. Abdurrahman Dilipak’ı da tanıtmaya gerek yok, Akit yazarı. Taşkın Koçak da Akit yazarı. Hasan Çetinkaya, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın İstanbul İmam Hatip Lisesinden hocası. Yusuf Ziya Kavakçı, hâlen Türkiye’nin Kuala Lumpur Büyükelçisi Merve Kavakçı ve AKP Milletvekili Ravza Kavakçı Kan’ın babaları. Resul Tosun da eski AKP Milletvekili, Yeni Şafak yazarı. Ve Raşit Küçük, Diyanet Vakfı İslâm Araştırmaları Merkezi Başkanı. Adeta rüya takımı.”[2]
Dediğim gibi, bu “rüya takımı”nın İstanbul Sözleşmesi’ne karşıtlığı, cemaat-tarikat müdavimi tabanda ciddi bir karşıtlık buluyor. “Ne yani, bize serkeşlik eden kadınlarımızı, gözü dışarıda kızlarımızı (Kur’an’da yeri olmasına rağmen) ıslah edemeyecek miyiz?” ya da “Sözleşme eşcinselliği özendiriyor”dan başlayıp, “Bu sözleşmeyi hazırlayan Batılı çevrelerin hedefi, bizim (Müslüman) kültürümüzü, aile yapımızı vb. yok etmektir; alkolizm onlarda, eşcinsellik onlarda; onlar kendilerine baksınlar”a dek uzanan bir homurtular bulamacından beslenen bir zihniyet dünyasından. Ve bununla rezonans içinde.
“İsyancılar”ın itirazları birkaç noktada odaklanıyor:
  1. Sözleşme, feminist bir kategori olan(?) “toplumsal cinsiyet” kavramı üzerine temellenmekle, cinsiyet görüngüsünü “toplumsal/ kültürel olarak belirlenen bir hâle indirgiyor, bir başka deyişle, “fıtrat”ı es geçiyor.
  2. Şiddeti yalnızca erkekler tarafından, yalnızca kadınlara uygulanan bir olgu olarak sunarken, bir yandan da onu “psikolojik, fiziksel, ekonomik, cinsel” veçheleri olan çok geniş kapsamlı bir olgu olarak belirsizleştiriyor.
(“Psikolojik şiddet, kavramı çok geniş bir kavram. Erkeğin sesini yükseltmesi, sinirlenmesi, kızdığı zaman ters ters bakması ya da ağır bir söz söylemesi… hepsi bunun içine dahil. Kadın bunları kocasına yaptığında psikolojik şiddet sayılmıyor fakat erkek kadına yaptığında şiddet oluyor. Dünyanın en ikiyüzlü ve adaletsiz sözleşmesi bu olsa gerek.
Ayrıca özgürlüğünü kısıtlamayı özellikle belirtmişler. Erkek karısına ‘nereye gidiyorsun?’ diye sorsa ya da karısının gitmesini istemediği yer olsa suç oluyor. Erkek karısının gittiği geldiği yere karışamaz bu sözleşmeye göre. Fakat kadın kocasının gittiği geldiği yerleri karışabilir, erkeğin ailesi ile görüşmesine problem çıkarabilir, bunlar suç sayılmaz.”[3])
  1. Öte yandan, kadınların aile içinde şiddet görmesine neden olan etkenler (ki “red cephesi” bu meyanda neredeyse münhasıran “alkolizm”i vurguluyor) üzerinde sözleşmede hiç durulmuyor. Bundan zımnen çıkan sonuç, aile içi şiddet, Sözleşmede tanımlandığı üzere erkek ile kadın arasındaki eşitsizlikten kaynaklanan bir sonuç değil, her seferinde tekil ve özgül bağlamında ele alınarak çözümlenebilecek bir durum. (Akıllardaki “çözüm”, tabii ki kadının alttan alıp erkeğin suyuna giderek onu yatıştırması… Bu bağlamda Çorum Müftülüğü’nün kocasından şiddet görme kaygısını dile getiren kadına “Çok büyük bir sorun değil bu, konuşarak çözersiniz. Akşam sevdiği şeyleri yapın, çayın yanında sakince konuşun”; veya “ ‘Nasıl istiyorsan öyle yapayım’ diye olayı örtmeye çalışın, ama uygun zamanda açın. Suçlayıcı dille konuşmayın. ‘Nasıl istiyorsun, bilemedim. Bilsem öyle yapardım’ gibi konuşun” yollu nasihat etmesi, Niğde Müftülüğü’nün ise, “Şiddet göstermesinin sebebi ne? Erkeğin eşinden beklediği nedir? Akşam geldiğinde güler yüz, yemeğinin hazırlanması… Elinden geleni yapmana rağmen yaranamıyorsan farklı şeyler olabilir. Başka ilişkisi olabilir mi?”[4] yollu fişteklemesi boşuna değil…)
  2. Bu bağlamda, Sözleşme’de şiddet gören kadınlara arabuluculuk, hakemlik vb. girişimlerin kesin bir dille reddedilerek kadının korunmasına yönelik önlemleri vurgulanması, gerideki “sinsi” “aile birliğini bozma” niyetini ifşa ediyor. Oysa “bizim” kültürümüzde aile kutsaldır ve her ne pahasına olursa olsun, korunması gerekir. Milli Gazete yazarı Şakir Tarım’a göre, örneğin, İstanbul sözleşmesi “Türkiye’nin bekasına yönelmiş en büyük tehdittir”. Yeni Akit yazarı Ali Erkan Kavaklı ise “İthal kanunlarla aile yaşatılamaz. Sözleşme iptal edilmeli, kendi dinimizi, inançlarımızı, örf ve adetlerimizi esas alan adaleti sağlayacak, ve aileyi yaşatacak düzenleme yapılmalı”dır. Saadet Partisi Konya milletvekili ve Gençlik Kolları Başkanı Abdulkadir Karaduman’a göre de “İstanbul Sözleşmesi adı verilen ucube, adeta aile yapımızı çökertmek için kaleme alınmış bir metindir”, ve “Kim ne diyorsa desin, hangi tarafta durursa dursun, toplumu bir felakete ve uçuruma sürükleyen, haneleri birbirinden ayıran İstanbul Sözleşmesi derhâl feshedilmelidir…”
Yeni Şafak yazarı Yusuf Kaplan geri kalır mı? O da dünyada aile ve toplum dokusunun en güçlü olduğu ülkelerin başında gelen Türkiye’de, “İstanbul Sözleşmesi ve cinsiyet eşitliği projeleriyle aile yapısı ile sosyal dokunun büyük bir saldırıyla karşı karşıya” olduğu “uyarı”sını yapıyor. Bu nedenledir ki, Kaplan’a göre, “Türkiye, İstanbul Sözleşmesi’nden derhâl çıkmalı ve ‘cinsiyet eşitliği’ gibi sinsi projeleri vakit geç olmadan kaldırmalıdır.”[5]
  1. Sözleşmenin “sinsi” amaçlarından biri, erkek ve kadın cinsiyet kimliklerini muğlaklaştırmak, buna koşut olarak eşcinselliği “meşru”, “kabul edilebilir” ve “olağan” göstermektir. “Red cephesi”nin bu mealdeki itirazları en “bilimsel”inden[6] en “maganda”sına,[7] buram buram homofobi kokuyor. İstanbul Sözleşmesi’nin bütün “günah”ı, “ırk, renk, dil, din, siyasi veya başka görüşe sahip olma, ulusal veya sosyal menşe, bir ulusal azınlıkla bağ, mülkiyet, doğum, cinsel yönelim, cinsel kimlik, yaş, sağlık durumu, engellilik, medeni hâl, göçmen ya da mülteci olma durumu vb. temelinde herhangi bir ayrımcılık” yapılmasına karşı çıkmak iken[8] bu, İslâmcı muterizlerce neredeyse istisnasız, “eşcinselliği normal gösterme/ teşvik” olarak okunuyor.[9] Ve büyük bir yaygarayla karşılanıyor…
  2. Tüm bunlar göz önünde bulundurulduğunda, “Red Cephesi” nezdinde Sözleşme “yerli ve milli”liğin çok uzağındadır. Örf, adet, gelenekler ve hatta dine karşı bir saldırı niteliği taşımaktadır. (Sözleşmenin 12/1. maddesinde tarafların “kadınların daha aşağı düzeyde olduğu düşüncesine veya kadınların ve erkeklerin toplumsal olarak klişeleşmiş rollerine dayalı önyargıların, törelerin, geleneklerin ve diğer uygulamaların kökünün kazınması”na yönelik tedbirler almaya çağrılıyor. Madde 12/5’de ise, “kültür, töre, din, gelenek veya sözde ‘namus’ gibi kavramların (…) herhangi bir şiddet eylemine gerekçe olarak kullanılmaması” isteniyor.) Bu ifadeler, “kültürümüz”e ve “dinimiz”e doğrudan bir saldırı olarak görülüyor:
“Proje, Türkiye’nin insanlığa örnek olan sağlam aile yapısını yıkmayı, İslâm’ın aile anlayışını devre dışı bırakmayı amaçlamaktadır.”[10]
“Kabul edilenler gayet açık. ‘Din, gelenek, örf ve tüm diğer uygulamaları ortadan kaldırmak’…”[11]
“… ‘Taraflar, kadın erkek için kalıp rollere dayanan ön yargıları, örf ve âdetleri, gelenekleri ve tüm diğer uygulamaları ortadan kaldırmak amacıyla kadın ve erkeklere ilişkin toplumsal ve kültürel davranış modellerinde değişim sağlamak için gerekli tedbirleri alır. M.12/1’ hükmüyle, Müslüman toplumun inanç, örf, adet ve geleneklerinden gelen her tür kalıp (kadın – erkek cinsiyet) rollerde değişimin teminatı devlet olacaktır. Bir başka ifade ile 3 ve + cinslerin teminatı olacaktır devlet.”[12]
Bunlar “kadınları şiddetten korumak” gibi saf ve masum bir gerekçeden kaynaklanamaz. Geride “sinsi” bir plan, bir “Büyük Akıl” vardır. Dinimizi, kültürümüzü, aile yapımızı tarumar ederek bizi yutmak isteyen AB ve Batı emperyalizmi:
“İstanbul Sözleşmesi Batı’nın toplum yapısı ve hayat anlayışıyla şekillenmiştir. Türkiye toplumu Batı’dan farklıdır. Huzur ve barışımız için bazı konularda Batılılarla işbirliği yapılabilir; fakat kimliğimizden taviz veremeyiz. Biz, Batı’dakinden daha özgün, insanî değerlerle iç içe, manevî zenginliği olan bir aile ve toplum anlayışına sahibiz. (…) Her işimize burnunu sokan AB’ye haddi bildirilmeli; özellikle aile ve sosyal konulardaki müdahalesi önlenmelidir. Bunlar milletimize özgü özelliklerdir. Bu konudaki kararları bu ülkede yaşayanlar vermeli; mahremiyetimize leke sürülmemelidir.”[13]
“Bu ‘Aileye karşı açılan savaş’ta, BM, AB, herkes vardı. İnanılmaz paralar harcıyorlar. İçeride, MEB, Aile Bakanlığı, DİB, YÖK, bir sürü vakıf, dernek, herkes var! Yeşil Feministler bu işi çok sevdiler. Mecliste bu işler hiçbir sorun yaşanmadan, engellemeyle karşılaşmadan, yönetim yanlısı ya da karşıtı fark etmiyor, el birliği ile hemen yasalaşıyor.”[14]
“Toplumsal cinsiyet eşitliği savunan derneklere ki ülkemizde bunların çoğu din ve devlet düşmanı ve LBGT destekçisidir, sözleşme ile taraflar bunları maddi olarak besleyeceklerine söz vermişler. Anlaşıldığına göre bu din ve devlet düşmanı derneklere sadece Avrupa fonundan değil, bizim cebimizden de para akıtılıyor. Bizim paramızla bize küfrediyorlar. (…) Muhafazakâr ve dindar görünen hükumetimiz de bu sözleşmeye imza atmış. Bu sözleşme iptal olmazsa Avrupa Konseyi belki kadın haklarına aykırı diye Kur’an-ı Kerimden bazı âyetleri çıkarmamızı isteyebilir, sonuçta kabul etmişiz, isteyebilirler.”[15] “Toplumu ifsad etmek için Avrupa Birliğinden fon alan sözde kadın derneklerinin sözleri dinlendi.”[16]
“Toplumsal cinsiyet merkezli inşa edilen İstanbul Sözleşmesi, toplumsal tabanı dikkate alan eleştirilere duyarsız, tek taraflı bir metin görünümündedir. Metin bu hâliyle bir toplumu ayakta tutan kültürel değerlerin belirlediği toplumsal rol beklentisini değersizleştiren, küçük bir grubun değerden arınık rol beklentisini temel değer hâline getiren yeni bir emperyalizm türüdür.”[17]
Son örnek de Diyanet’le bağlantılı olsun. Diyanet Hak ve Adalet Sen’in zinanın suç olması için yasal düzenleme yapılması ve İstanbul Sözleşmesi’nin feshedilmesi için bir imza kampanyası başlattı. İmza metninde, “AB uyum yasaları çerçevesinde zinanın suç olmaktan çıkarılması ve Avrupa Konseyi’nin hazırladığı kadına yönelik şiddetin önlenmesi amacıyla imzalanan İstanbul Sözleşmesi toplum da manevi yıkıma neden olmuştur. İstanbul Sözleşmesi’nin feshedilmesi ve zinanın suç sayılması hususunda yasal düzenleme yapılması için Sayın Cumhurbaşkanı’nı ve Meclis’i göreve davet ediyoruz” deniliyor.[18]
“Red cephesi”nin AKP içinden bir kadın direnciyle karşılaşması, üslubun giderek bozulmasına yol açtı. Malum, iktidar partisinin sözleşmenin kotarılıp imzalanmasına katılan ya da destek veren tarafının başında kurucu ve başkan yardımcılığını yürüten Sümeyye Erdoğan’ın patronajı altındaki KADEM var. Yanısıra, grup başkanvekili Özlem Zengin, TBMM Kadın Erkek Fırsat Eşitliği Komisyonu Başkanı Canan Kalsın, Dilekçe Komisyonu Başkanı Belma Satır gibi AKP’li kadın milletvekilleri,[19] kimi AKP yandaşı kadın yazarlar…
Bu kesim, utangaç bir dille de olsa, Sözleşme’ye sahip çıkan, tabanda yanlış anlaşıldığını savunan açıklamalar yaptılar. Sözleşme yalnıza kadınları değil, aile içinde şiddet gören tüm bireyleri korumayı hedefliyordu; kesinlikle eşcinselliğin meşrulaştırılması gibi bir amacı yoktu, “milli kültürümüz”e, “örf ve adetlerimiz”e ters düşen yönleri varsa, bunlar düzeltilebilirdi…
Bu “maruzatlar” dahi Red’cilerin büyük tepkisiyle karşılaştı, Sözleşme’nin İslâmcı savunucuları “yeşil feministler” olarak damgalanmaktan ve Abdurrahman Dilipak’ın ağzından Sözleşme savunucularına yönelen “Fahişeler” salvosundan nasiplerini almaktan kurtulamadılar. İşin içinde bizzat Cumhurbaşkanı’nın kızı olmasına karşın… İşin ilginç yanı, Berat Albayrak’ın “mahremiyet”ine yönelik bir ‘taciz’i tüm sosyal medyayı cendereye alan bir yasal düzenlemeyle cezalandıran mercilerin, bu salvolar karşısında büyük ölçüde suskun kalması. En azından kamuoyu önünde…
Hatta AKP’nin Meclis grubu, Red’cilerin basıncına dayanamayarak, Genel Başkan Yardımcısı Numan Kurtulmuş’un ağzından, “Nasıl girmişsek, usulüne göre çıkarız,” açıklamasını yapacaktı. Bunun üzerine gözler “en tepe”ye dikildi. Beklenen işmar, gecikmedi: “Bizim için ölçü değildir. İstanbul sözleşmesi nass değildir.”[20]
“Parti içi kavga” ya da değil; “gelenekçi İslâmcılar ile modernist İslâmcılar”ın kapışması, ya da değil; tarikatların-cemaatlerin AKP’yi köşeye sıkıştırması ya da değil… Bunlar önemli değil.
Önemli olan, hergün birkaç kadının eril şiddete kurban gittiği, kadın dövmenin bir çeşit “maço sporuna” dönüştüğü ve vahşetin ölü bedenleri parçalayıp yakarak bidona doldurduğu, üstüne de beton döktüğü bir ortamda, kadın cesetlerinin bu kayıkçı dövüşüne nasıl meze yapılabildiği… Can havliyle polise sığınan kadınların “kocandır, döver de sever de” diye evlerine yollandığı, birkaç gün sonra da yollandıkları evden ölülerinin çıktığı bir iklimde, Sözleşme’ye karşı “toplumsal cinsiyet ibaresiyle insanları cinsiyetsizleştiriyor, eşcinselliği meşrulaştırıyor” gibi “sudan” gerekçelerle savaş açmanın pervasızlığı… “Ailenin birliği, kutsallığı” adına kadınları gözden çıkartan zihniyetin özel yaşamlarımızın derinliklerine sızması… Hoyrat bir efelenmeyle önüne çıkan her engele, hatta engel algısına diş göstermesi…
AKP MYK’sının sözleşmenin kaderini görüşeceği toplantısı ertelendi. Sözleşmenin akıbeti, ölü ya da sakat bırakılmış, tecavüze uğramış, küçücük yaşta tecavüzcüsüyle evlendirilip ebedi bir cehennem yaşamına mahkûm kılınmış kadınların tümüyle dışındaki şeylere bağlı. Örneğin hazretler şu sıralar ülkenin içinde debelendiği ekonomik krizden çıkışta Batılı finans çevrelerinin desteğine önem veriyorsa, olasıdır ki Sözleşme (“Red Cephesi”nin gazını alacak birkaç küçük revizyonla) kalacak. Yok eğer Batı dünyasından topyekûn bir kopuş yeğleniyorsa, İstanbul Sözleşmesi, yüzyüze oldukları şiddete karşı devlete bel bağlayan kadınların son umutlarıyla birlikte, tarihe karışacak ve şiddete uğrayan kadınlara “kocalarının en sevdiği yemeği pişirdikten sonra çay demleyip sakin bir ses tonuyla neden öfkelendiğini sormalarını, ‘bilseydim öyle yapmazdım’ demelerini” salık veren yeni ve “yerli ve milli” bir sözleşmeyle ikame edilecek…
Şu kanaatimi bir kez daha vurgulamama izin verin: Hiçbir sözleşme, kadınların bedensel ve psikolojik bütünlüklerini, onların kendi bedenlerine, emeklerine, kimliklerine ve geleceklerine sahip çıkma kararlılıkları kadar güvence altına alamaz. Bu kararlılık ve özgüven ise ancak, mücadele içinde biçimlenecektir. Kadınlarla erkeklerin eşit, tahakkümsüz, sömürüsüz bir dünyada kendi yaşamlarını özgürce biçimlendirebilecekleri bir dünya kurma mücadelesi içinde.
Bugün sözleşmenin hayata geçirilmesi için sokaklara dökülen kadınlar, bilerek ya da bilmeyerek, bu “yeni” kadın tipini biçimlendiriyorlar. İradesini herhangi bir mercie, yetkeye teslim etmeyen, boyun eğmeyen, kendi yazgılarını ellerine almakta kararlı kadınlar… İyi ki varlar!
N O T L A R
[*] Newroz, Ağustos 2020…
[1] Nilgün Marmara.
[2] Murat Yetkin, “İşte Erdoğan’dan Fesih İsteyen İstanbul Sözleşmesi Raporu”, Yetkin Report, 23 Temmuz 2020.
[3] Sema Maraşlı, “İstanbul Sözleşmesi Acilen İptal Edilsin”, http://www.anadolugenclik.com.tistanbul-sozlesmesi-acilen-iptal-edilsin-189
[4] “Diyanet’ten Kadınlara Tavsiye: Şiddet Görürseniz Yemek ve Çay Verip Nedenini Sorun!”, 14.07.2020, https://meydan.org/2020/07/14/diyanetten-kadinlara-tavsiye-siddet-gorurseniz-yemek-ve-cay-verip-nedenini-sorun/
[5] T24, “Tartışmaların Odağındaki İstanbul Sözleşmesi’nin Tam Metni”, 28.08.2019, https://t24.com.thabetartismalarin-odagindaki-istanbul-sozlesmesi-nin-tam-metni,836883
[6] “Sözleşme hükümlerinde cinsel yönelim ve cinsel kimliğe yönelik ayrım yapılmaması adına, bu olgular legallik elde etmiştir. LGBTİ örgütleri bu sözleşmeye dayanarak, siyasi iktidarın LGBTİ haklarına dair ifadelerin ve statülerin anayasallaştırılması ve yasallaştırılması konusunda hukuki yükümlülüğü olduğunu ifade etmektedir.” (Aile Akademisi Derneği, “10 Maddede İstanbul Sözleşmesi Neden İptal Edilmelidir?”, Temmuz 2019, Bursa, s.5.)
[7] “Diğer taraftan, cinsiyet eşitliği gibi muğlak bir kavramın içine kadın-erkek ilişkileri açısından toplumlarda yaşanan en çarpık örnekleri bir torbanın içine koyup masum bir kılıfla, kadına pozitif ayrımcılık sloganları ile başlatıp toplumsal cinsiyet eşitliği maskesi ile eşcinsellik, biseksüellik gibi hastalıklı ve arızi, sorunlu ve hatta tedavi gerektiren bu eğilimli insanların bu davranışlarını, meşru, normal hatta iyi olarak lanse etme gayretlerine dönüştüğüne tanık oluyoruz.” (Ahmet Gürbüz’ün görüşleri, Mücerret, “İstanbul Sözleşmesi ile Neyi İmzaladık?”, 6 Ocak 2019, http://www.mucerret.com/dosya/istanbul-sozlesmesi-ile-neyi-imzaladik/)
[8] Sözleşme, 4. Madde, 3. Bend.
[9] “Bu madde ile cinsel tercih ve istediğin tarafa cinsel yönelimin normal kabul edilip güvence altına alınmış olduğu netleştiriliyor.” (Sema Maraşlı, “İstanbul Sözleşmesi Acilen İptal Edilsin”, http://www.anadolugenclik.com.tistanbul-sozlesmesi-acilen-iptal-edilsin-189)
[10] Şakir Tarım, “Rezil Tehlike: İstanbul Sözleşmesi”, https://www.milligazete.com.tmakale/2492739/sakir-tarim/rezil-tehlike-istanbul-sozlesmesi
[11] Sema Maraşlı, “İstanbul Sözleşmesi Acilen İptal Edilsin”, http://www.anadolugenclik.com.tistanbul-sozlesmesi-acilen-iptal-edilsin-189
[12] Muharrem Balcı’nın görüşü, Mücerret, “İstanbul Sözleşmesi ile neyi imzaladık?”, 6 Ocak 2019, http://www.mucerret.com/dosya/istanbul-sozlesmesi-ile-neyi-imzaladik/.
[13] Şakir Tarım, “Rezil Tehlike: İstanbul Sözleşmesi”, https://www.milligazete.com.tmakale/2492739/sakir-tarim/rezil-tehlike-istanbul-sozlesmesi
[14] Abdurrahman Dilipak, “Dilipak’tan İstanbul Sözleşmesi’ne Tepki: Sözleşme Kadını Kocasına Karşı Koruyor da Erkeği Kadına Karşı Neden Korumuyor?”, https://tr.sputniknews.com/turkiye/201911251040687625-dilipaktan-istanbul-sozlesmesine-tepki/
[15] Sema Maraşlı, “İstanbul Sözleşmesi Acilen İptal Edilsin”, http://www.anadolugenclik.com.tistanbul-sozlesmesi-acilen-iptal-edilsin-189
[16] Doğru Haber, “İstanbul Sözleşmesi Mağdur Ediyor: Tepki Çok, Çözüm Yok”, https://dogruhaber.com.thabe625952-istanbul-sozlesmesi-magdur-ediyor-tepki-cok-cozum-yok/
[17] Aile Akademisi Derneği, “10 Maddede İstanbul Sözleşmesi Neden İptal edilmelidir?”, Temmuz 2019, Bursa, s.1.
[18] “İstanbul Sözleşmesi’nin Feshi İçin İmza Kampanyası Başlatıldı”, https://www.halk54.com/yasam/istanbul-sozlesmesinin-feshi-icin-kampanya-baslatildi-h11007.html
[19] Ayşe Sayın, “AKP’li Kadın Milletvekilleri İstanbul Sözleşmesi’nden Geri Adıma Karşı”, BBC Türkçe, 28 Şubat 2020, https://www.bbc.com/turkce/haberler-turkiye-51667766.
[20] T24, “Tartışmaların Odağındaki İstanbul Sözleşmesi’nin Tam Metni”, 28.08.2019, https://t24.com.thabetartismalarin-odagindaki-istanbul-sozlesmesi-nin-tam-metni,836883
http://rojnameyanewroz2.com/istanbul-sozlesmesi-sibel-ozbudun-15649.html
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]


2020.08.05 21:23 Prestigious_Use_3641 Değişim Mümkün Müdür? Büyük İhtimalle

Değişim Mümkün Müdür? Büyük İhtimalle

Tom Torero, okulunun ineği. Oxford Üniversitesi'nde bir kıza merhaba demeden okudu. Mezun olduktan sonra yaşadığı boşluk bu geek tipi kendini zorlamaya itti. Daygame yapmaya başladı ve PUA akımına dahil oldu. Birkaç sene içinde erkeklerin akıl aldığı ve kız tavlamayı öğreterek para kazanan, her hafta başka kadınlarla yatıp sokakta gördüğü rastgele bir kadını bile rahatlıkla yatağa götürebilen bir adam haline geldi. Başladığında ne halde olduğunu soldaki resimde görüyorsunuz. https://www.youtube.com/watch?v=6lRodw7jfS8

Neil Strauss, sosyofobik bir gençti. Eli kız eline değsin diye Amerika'da bulunan ve kadınların ağırlıkta olduğu (tamamına yakınının kadın olduğu) bir üniversiteye gazetecilik okumak üzere kaydoldu ve orada bile hiçbir kızla ilişki yaşayamadı. Başarılı bir kariyer sahibi olup pek çok ünlüyle çalışsa bile kadınlar ile hiçbir ilişkisi olmamıştı. 20'lerinin sonlarında Mystery'nin pickup atölyesine girdi ve bu onun dönüm noktası oldu. Ünlü müzisyenler ve dönemin yıldızlaryıla yattı, Oyun isimli bir kitap yazarak PUA camiasında ünlendi, erkeklere kadın tavlamak üzerine dersler veren bir koç oldu.

Erik Von Markovik, babasından nefret eden bir herif. Genç yaşta babası ve ağabeyleri tarafından cinsel istismara uğramış. Şizoide yakın davranışları sebebiyle lise hayatı boyunca okulun sessiz ineğiydi, üniversite okumadı. Sihirbazlık gösteriyleriyle memleketi olan Kanada'da ünlenmişti. Akabinde gece oyununa atılarak kadınlarla olan iletişimini güçlendirdi. Oyun kitabına konu oldu ve PUA camiasını baştan yarattı. Birçok erkeğin hayatını değiştirdi. 2 kere akıl hastanesinde yattı ve uzun süre şizofreni ilacı kullandı.

Şu anlık aklıma gelenler bunlar, değişimleri yakından incelemek isterseniz "Oyun" kitabını okuyabilirsiniz. Eğlenceli bir kitap. Kim bilir, belki de gerçekten yüzüne bakılmaz bir orangutansınızdır, peki ya bu adamlar başlangıçta sizden ne konuda ileriydi? Çoğu daha kötüydü. Belki de sizin de bir potansiyeliniz vardır. Öğüt vermek haddim değil ama belki siz de bu adamlardan esinlenerek bir şeyler denersiniz, belli mi olur.
submitted by Prestigious_Use_3641 to turkincel [link] [comments]


2020.08.05 20:54 gunerkan Sosyal Medyada İkinci El Eşya

Sosyal Medyada İkinci El Eşya
Sosyal medyada ikinci el eşya seçenekleri günümüzde çok karşılaştığımız bir durumdur. İkinci el eşyanın günümüzdeki yeri ve önemi tahmin ettiğimizden çok daha ileri bir boyuttadır. Eskiden alım gücü düşük olanların başvurdukları ikinci el eşya artık günümüzde alım gücü düşük olmayanların bile başvurdukları alışverişler arasında yer almaktadır.

https://preview.redd.it/dnr9vg2ld8f51.jpg?width=720&format=pjpg&auto=webp&s=5b303cbbdd1145ddecec5c1a2125c13c5e430972
Sosyal medyada ikinci el eşya seçimi çok daha yaygın çok daha kolay bir şekilde gerçekleşmektedir. Çünkü hem alıcıların hem de satıcıların birbirine çok daha kolay ulaştığı sosyal medya ortamı asıl ikinci el sitelerine dolayısı ile de satıcılarına ulaşmasına yardımcı oluyor. İkinci el şey sektöründeki hızlı yükseliş hem alıcıların hem satıcıların tüm işlerini kolaylaştıran bir mecra haline gelmiştir. Eşya satmak isteyenlerin alıcılara kolay ulaşması almak isteyenlerin satıcılara en kolay şekilde ulaşması ile bu zincirin devamlı olarak uzamasına dolayısı ile sağlam bir alışveriş ilişkisi kurulmasına yardımcı olmaktadır.
Sosyal medyada ikinci el eşya için temel ihtiyaçların yanında pek çok bürük eşya parçalarının da satılması için oldukça ideal yerlerdir. Ancak bu sosyal medya uygulamalarının güvenli bir alışveriş sağlaması için de iletişim kurduğunuz kişilerin aslı satıcılara ya da alıcılara ulaşıp ulaşmadığını anlamadan bir işe girişmemek de oldukça önemlidir. Bu işi yapanların bu sosyal medyaya bağlı bir web sitesi dolaysısı ile de yeri yurdu telefonu vb pek çok bilgi alabileceğiniz bir adres ulaşmak da oldukça önemlidir. Sosyal medya üzerinden yapılacak alıverişin ucunda iletişim kuruduğunuz kişinin ya da firmanın kim olduğu bu işi ne amaçla yaptığı size cidden yardım edip edemeyeceği konusunda mutlaka bir işaret verecektir.
Sosyal medyada ikinci el eşya alışverişleri dikkatli olunduğu sürece çok fazla avantaj kazandıracağı bir gerçektir. Gerekten almaya kullanmaya verilen paraya değer pek çok eşyayı olduğundan çok daha aşağı bir fiyatta alabilme şansı alışverişten kar etmenize yardımcı olacaktır. Ayrıca yine elinizde bulunan bir eşyayı gözden çıkardığınızda yine satarak sermaye oluşturma fırsatı sunması da yine silere kazandıracağı avantajlar arasında yer alırken her iki tarafından kar edeceği göz ardı edilememelidir.
submitted by gunerkan to u/gunerkan [link] [comments]


2020.08.04 17:21 Levi565 Maymun Meselesi

Maymunlar gerçekten nefes kesici hayvanlar, ona şüphe yok! Ancak maymunlarla insanları bir arada ele alan birkaç soru var ki, evrimsel biyologlar bu sorulardan hangi yüzyılda kurtulacak, bilmek zor. Evet, o meşhur sorulardan bahsediyoruz: İnsanlar maymundan geldiyse, şimdiki maymunlar neden insan olmuyor? İnsan maymundan mı evrimleşti? Maymunlarla sadece ortak atalarımız mı var? Biz, maymun muyuz? Sahi, insanın maymunlarla ilişkisi nedir? Gelin, şu soruları modern bilimin ve evrimsel biyolojinin ışığında detaylıca ele alalım ve artık bir açığa kavuşturalım.
İnsanlar Maymundan mı Geliyor?
Eğer ki evrimsel biyolojiyle herhangi bir noktada az da olsa ilgilendiyseniz, insanların diğer maymunlarla yakından bir akrabalık ilişkisi olduğunu duymuşsunuzdur. Kuvvetle muhtemel, evrimi anlayan bilimseverlerin sıklıkla sözünü ettiği "İnsanlar maymundan gelmiyor, sadece ortak ataları var." lafını da işitmişsinizdir.
Peki durum böyle mi? Hayır! İnsanların maymundan gelmediği bilgisi doğru değildir; insanlar, doğrudan doğruya maymun olan atalardan evrimleşmiştir!
Bilimsever Nezaketi
İnsanların maymunlardan gelmediği, bunun yerine sadece ortak atalarının olduğu iddiasının yaygın bir şekilde sürdürülmesinin birkaç sebebi var. Bunlardan ilki, bilimseverlerin içtenlikle ve azimle karşı tarafa evrimi anlatma ve öğretme çabası. Bu çok önemli bir çaba; ancak karşıt fikirdekilere yaranmak ve onları konunun içerisine çekmek için verilen çaba, insanın maymunlardan evrimleşmediği gibi naif iddiaların doğmasına neden olabiliyor. "İnsan maymundan evrimleşti." demek, her nedense kulağa çok kaba gibi geliyor. Üstelik bu iddia, sanki evrimin "zincir" şeklinde değil de, "ağaç" şeklinde ilerleyen şemasına da ters düşüyor gibi algılanıyor.
İnsanlar Maymun Sözcüğünün Anlamı Bilmiyor!
İkinci bir neden, "maymun" sözcüğünün ne anlama geldiğinin pek de bilinmiyor olmasıdır. Herkesin aklında bir maymun tanımı var; ancak neredeyse hiç kimse bunun tam olarak ne olduğunu bilmiyor. Kimisi için maymunlar şempanze ve goriller gibi hayvanlardan ibaretken, kimisi için "şapşal, şebelek, kıllı hayvan" gibi anlamlara geliyor.
Taksonomlar ve Antropologlar Arası Kavga...
Üçüncü ve son bir neden ise, taksonomlar ile antropologlar arasında bitmek bilmeyen bir kategorizasyon kavgasıdır. Özellikle de insanın Evrim Ağacı üzerindeki sınıflandırması konusunda... Bir taraf insanın maymun olduğunu söylerken, diğer taraf insanın maymunlardan ayrı bir grup olduğunu söylüyor. Bu tartışmanın temelinde "Evrim Ağacı" olarak da bilinen filogenetik ağaçların yaratılma sürecinde dikkate alınan veri grupları ve kategorizasyon yöntemleri yatıyor.
Aslında bu tartışmalar 21. yüzyılda büyük oranda çözülmüştür. Ancak bu nihai görüşün halka yayılması daha epey süre alacak gibi gözükmektedir.
Maymun Nedir?
Taksonomide son birkaç on yıl öncesine kadar kullanılan "maymun" tanımı, parafiletik bir taksonomik gruba işaret etmekteydi. Yani ortak bir ataya ait tüm torun türleri içerisine almayan bir taksonomik gruptu. Bu ne anlama gelir? "Maymun" dediğinizde, ortak bir atadan gelen türlerin tamamını kapsamazdınız.
Bu eski tanıma göre maymun, Eski Dünya Maymunları (Cercopithecoidea) ile Yeni Dünya Maymunları'na (Platyrrhini) hep birlikte verilen isimdi. Bu tanım, itinayle İnsansılaİnsansı Maymunlaİnsaymunlar (İng: Ape) olarak bilinen Hominoidea; yani insanlar, insansı ataları ve yakın akrabaları (şempanzeler, bonobolar, goriller, orangutanlar) grubunu dışlıyordu. Yani bu tanıma göre insanlar birer maymun değildi! İşte bu yüzden maymunlar monofiletik değil; parafiletik bir taksonomik grup olarak sınıflandırılıyordu.
Anlayacağınız, biz her ne kadar bir şempanzeye düşünmeden "maymun" diyor olsak da, birkaç on yıl öncesine kadar yaygın olarak kabul edilen bilimsel terminoloji açısından şempanze de, tıpkı insan, orangutan ya da goril gibi bir maymun değildi! Hoş, "maymun" değillerdi; ancak bunlara "insansı maymun" veya "kuyruksuz maymun" gibi isimler verilmişti.
Arada ne fark var? Eh, pek bir fark yok. Bu tanım, insanın da içerisinde bulunduğu "kuyruksuz maymunlar" grubunu itinayla dışlamaktaydı. Bunun temelinde de insanın ve insanın en yakın yaşayan akrabalarının yüksek zekaları nedeniyle özel bir kategoride olması gerektiği düşüncesi yatıyordu.
Bunun sebebi, ne yazık ki bilim insanlarının günümüzden on yıllar önce şahsi görüşlerinin yanılgılarına düşmeleridir. Tıpkı bilim düşmanı olan kitlelerin kendi düşüncelerinden yola çıkarak doğayı kafalarına göre yorumlayıp isimlendirme merakları gibi, bu şekilde çok çok nadir de olsa bilimin içerisinden gelen insanlar da, düşünceleri, ahlaki yaklaşımları, şahsi inançları ve kimi zaman da insanları korkutup galeyana getirmeme meraklarından ötürü bilimsel tarafsızlıklarını yitirmektedirler.
İnsanları, "maymun" olarak saymamak ve isimlendirmemek adına, maymun sözcüğü insanları içine alan bir grup olarak kullanılmamış ve tamamen anlamsız ve kafa karıştırıcı bir şekilde sadece Eski Dünya Maymunları ile Yeni Dünya Maymunları'nı kapsamıştır.
Bunun kültürel sebepleri oldukça anlaşılırdır: kendimizi "maymunlar" diyip geçtiğimiz grubun içerisinde görmeye yakıştıramıyoruz. Memeliler Sınıfı'nda olmamız sorun değil, Hayvanlar Alemi'nde bile olmamız sorun değil; ancak Maymunlar İnfratakımı'na ait olmak birçoklarına rahatsız edici gelmektedir. İnsanın taksonomisiyle ilgili detaylı bilgileri buradaki yazımızdan alabilirsiniz.
Türleri daha bütüncül bir çerçevede ele alan kladistler ve genel olarak evrimsel biyologlar ise, bu tanımı reddediyordu. Dolayısıyla, kuyruklu ve kuyruksuz maymunları aynı kategoride toplayarak, bunların hepsine maymun diyorlardı.
İşte günümüzde artık evrimsel biyologların yaklaşımı biyoloji genel geçer görüş haline gelmiştir. Bu durumda maymun ile Simiiformes, ya da "simiyen" sözcüğü eş anlamlı hale gelmiştir. Bu kavramlarla ve primat taksonomisi ile ilgili çok daha fazla bilgiyi buradaki yazımızdan alabilirsiniz.
İnsan Bir Kuyruksuz Maymun Türüdür!
Bu tanımlardan hangisini tercih edeceğiz? Neyse ki bilim hatalarından ders almayı bilen ve kendini geliştirmekten çekinmeyen bir bilgi türü olduğu için günümüzde, modern ve gerçekçi bilim insanları, bu kavramı değiştirmeye başlamışlardır.
Giderek artan sayıda bilim insanı, "maymun" sözcüğünü tamamen dışlayarak, simiyen sözcüğünü tercih etmektedir. Kuyruklu ve kuyruksuz maymunları birbirinden ayırmamaktadır. Evrim Ağacı olarak biz de, bu korkusuz, gerçekçi ve modern bilim insanları arasında, onlara destek olmaktayız. Yazılarımızda insanın bir "maymun türü" olduğunu açıkça belirtmekteyiz, çünkü bu sadece bir isimlendirmedir ve "maymun" kelimesi sanılanın ve düşünülenin aksine bir hakaret değil, bilimsel bir terimdir.
Maymun kelimesi günümüzde giderek, her ne kadar parafiletik bir grubu kastetse de, filogenetik olarak anlamlı olabilmesi için "Simiyen" (Simiiformes = Simiyen) infratakımı ile eş anlamlı olarak kullanılmaya başlanmıştır. Yukarıdaki fotoğrafta Simiiformes'in kapsadıklarını görebilirsiniz. Bu sayede "maymun" sözcüğü, Eski Dünya Maymunları, Yeni Dünya Maymunları ve İnsansı Maymunlar (İnsaymunlar) gruplarını kapsayacak hale gelecektir. Evrim Ağacı olarak bizler, bu bilimsel duruşun Türkiye'de yayılmasını sağlayacak kaynak olmak üzere çalışıyoruz. Bu konularda çok daha fazla bilgiyi buradan alabilirsiniz.
Ancak "maymun" sözcüğü, sırf bilim insanları kullanmıyor diye toplumdan silinmiyor ne yazık ki... Peki bu durumda ne diyeceğiz? İnsan maymun değil mi?
Öncelikle şunu öğrenelim: İnsan bir kuyruksuz maymun türüdür. İnsanın Kuyruksuz Maymun, yani Hominoidea süperailesinden olduğu konusunda bilimsel bir anlaşmazlık ya da tartışma bulunmuyor. Bu grubun bütün özelliklerini istisnasız olarak taşıyoruz:
Uzun kollarımız ve geniş bir göğsümüz var.Kuyruklarımız yok; ancak kuyruklarımızın evrimsel süreçte köreldiğini gösteren kuyruk sokumu gibi anatomik kanıtlara sahibiz.Tüm kuyruksuz maymunlar gibi, hayatta kalabilmek için öğrenilmiş davranış kalıplarına diğer memelilere ve maymunlara göre daha fazla muhtacız.Buna bağlı olarak, diğer kuyruksuz maymunlar gibi vücutlarımıza oranla oldukça iri beyinlerimiz var.Kuyruklu maymunların aksine, apandisimiz var.Azı dişlerimizde, tüm Kuyruksuz Maymunlar'daki gibi Y-5 deseni görülüyor; yani dişlerimiz Y şeklinde ve üzerlerinde 5 öğütücü çıkıntı var. Kuyruklu maymunların azıdişlerinde ise 4 çıkıntı bulunuyor.Omuz anatomimiz de Kuyruksuz Maymunlar'ın ağaçlarda rahat hareket edebilmesini sağlayan eşsiz tarzına birebir uyuyor.
Yani bizlerin kuyruksuz maymun olduğu konusunda bir soru işareti yoktur.
1942 senesinde National Geographic için John McDermott tarafından çekilen bu fotoğrafta, ufak bir erkek çocuğu, bir şempanze grubuna öncülük ediyor. Grubun başında da muhtemelen maymunların eğitmeni bulunuyor. Şempanzelerin el ele tutuşarak okul çocukları gibi tek sıra olmayı öğrenmiş olmaları gerçekten ilgi çekici bir tablo sunuyor.National Geographic
İnsan Bir Maymun Türüdür!
Peki bu durumda biz maymun muyuz? İşte bu, maymunu nasıl tanımladığınıza göre değişiyor. Eğer ki maymunu, evrimsel biyoloji camiasındaki anlamıyla, yani simiyen ile eş anlamlı olarak kullanıyosanız evet, insan tartışmasız bir şekilde bir maymun türüdür.
Biz, Evrim Ağacı olarak bu tanımı kullanıyoruz. Simiyenler, ya da maymunlar, kuyruklu maymunlar ve kuyruksuz maymunlar olarak ikiye ayrılıyor. Biz insanlar, bu ayrımın Kuyruksuz Maymun olan tarafındayız. Hepsi bu. Bu konularda çok daha fazla bilgiyi buradan alabilirsiniz.
Ancak eğer ki maymunların, insanın içerisinde bulunduğu Kuyruksuz Maymunlar süperailesini dışlayan bir sözcük olduğu inadını sürdüren taraftaysanız, o zaman insanlar maymun değildir diyebilirsiniz. Fakat bu size pek bir şey kazandırmayacak, zira İngilizcede "ape" dediğimiz sözcüğü Türkçeye "kuyruksuz maymun" ya da "insansı maymun" diye çevirdiğimiz için yine insana maymun demiş olacaksınız. Bundan kaçış yok.
İnsanı ve kuyruksuz diğer yakın akrabalarını maymunlardan ayırmak oldukça anlamsızdır. Çünkü hiçbir temeli olmayan bir şekilde, insanı sırf biz insan olduğumuz için ayrı bir yere koyma çabası güdüyor. Sonuçta bu Evrim Ağacı'nı eşekler yapıyor olsaydı, onlar da kendilerini kayırmak isteyeceklerdir ve atlarla kendilerini olabildiğince uzak bir noktaya yerleştirmeye çalışacaklardır. Güzel gözlü ve çalışkan eşeklerin yanında, pis ve aşağılık atların yeri de ne ola!
Evrimsel biyologlar ve kladistler de işte tam olarak bu nedenle bu ayrıma karşı çıkmışlardır. Kuyruksuz maymunlarla kuyruklu olan maymunları tek bir grup altında toplayarak onlara Simiiformes, yani "simiyenler" adını vermişlerdir. Ernst Haeckel tarafından 1866 yılında ilk olarak tanımlanan bu "simiyen" sözcüğü, en azından Türkçe söz konusu olduğunda, pratik olarak "maymun" ile eş anlamlıdır. İşte bu nedenle insanın da içerisinde bulunduğu Kuyruksuz Maymunlar, aslında birer maymundurlar. İlla ki insanı ayırıp, maymun değil de simiyen olduğumuz konusunda taksonomik bir ısrarda bulunmayacaksanız, insanların bir maymun türü olduğunu rahatlıkla söyleyebilirsiniz. Tıpkı memeli ya da bir omurgalı bir canlı olmamız gibi... Bu sadece bir kategoridir. Maymun demek, "aşağılık", "şebelek", "şapşal" demek değildir. Bu yüzden, eğer ki özellikle hakaret etme amacıyla kullanmıyorsa, alçaltıcı bir isimlendirme olarak görmek anlamsızdır. Omurgalı bir hayvan türü olduğumuz için alınıp bozuluyor muyuz?
İnsan Sadece Maymun Olmakla Kalmaz; Aynı Zamanda Doğrudan Doğruya Maymunlardan Evrimleşmiştir!
Peki, insan maymundur, tamam. Ama sonuçta insan maymundan gelmiyor, değil mi? "Sadece ortak atalarımız var."
Hayır! En başta söz ettiğimiz gibi, bu da yanlış. Bunun aslında tartışılacak hiçbir tarafı muğlak tarafı yok. Hani "maymun" olup olmamamız konusunda en azından linguistik bir muğlaklık var; ancak maymunlardan evrimleşmediğimizi iddia etmek tamamen hatalı; hiçbir muğlaklık bulunmayan bir konu. Zira insanın Evrim Ağacı'nı geriye doğru takip edecek olursanız, bir noktada apaçık bir şekilde "maymun" olarak tanımlayacağımız, Simiiformes grubu altında kategorize edilen canlılara ulaşacağız.
Yine aynı tanım sıkıntısı var; ancak bu sefer bu sıkıntı, sonucu değiştirmiyor. Evet, bundan 6-7 milyon yıl öncesine gidersek, insan ile şempanzenin ortak atasına ulaşırız. Ve bu ortak ata, eğer ki Kuyruksuz Maymunlara "maymun" demeye halen ayak diriyorsanız "maymun olmayan" bir canlı olarak kategorize edilebilir.
10 milyon yıl geriye giderseniz, gorillerle ortak atamıza ulaşırsınız. O da, hala ayak direyenler için maymun değildir.
Ama ne zaman ki 30 milyon yıl kadar geriye gidersiniz, işte o noktada, aradaki onlarca ortak atadan sonra, nihayetinde kuyruklu maymunlarla, yani maymunlarla olan ortak atalarımıza ulaşırsınız. Bu canlılar maymundur! Kuyrukları vardır ve maymunlara dair tüm tanımlara uyarlar.
Ne zaman ki 50-60 milyon yıldan daha gerilere gidersiniz, işte o zaman maymunlardan da çıkarak, primat bile olmayan diğer memeli ortak atalara ulaşırsınız. Ancak oraya kadar olan canlıların büyük bir kısmı maymundur veya ön-maymun denen benzer canlılardır. Dolayısıyla insana giden evrimsel yolak üzerinde maymunlar vardır. Bu da, insanın soy ağacının bir noktada maymundan geldiği anlamına gelmektedir.
Kaldı ki, eğer ki simiyen-maymun ayrımında Evrim Ağacı olarak bizim kullandığımız eş anlamlılığı kullanıyorsanız, tüm Kuyruksuz Maymunlar zaten tanım gereği maymundur! Dolayısıyla insanlarla şempanzelerin ortak atası olan ve 6 milyon yıl önce yaşamış Orrorin ya da Sahelantropus cinsleri de maymundur! Hatta eğer ki "simiyen eşittir maymun" tanımını kabul ediyorsanız, bizim var olmuş ancak soyu tükenmiş en yakın kuzenimiz olan Neandertallerle ortak atamız olan Heidelberg İnsanları, ya da Homo heidelbergensis türü de maymundur! Dolayısıyla insan, maymun olan türlerden evrimleşmiştir!
İnsan Şempanzelerden Değil, Atasal Maymunlardan Evrimleşmiştir!
İşte bu, bizi yazımızın esas noktasına getirmektedir: Tüm bu bilgiler ışığında rahatlıkla söyleyebiliriz ki biz insanlar, modern kladistik tanımlara göre sadece halen bir maymun türü olmakla kalmıyoruz, aynı aynı zamanda doğrudan doğruya maymun olan türlerden geliyoruz!
Peki bugüne kadar evrimle ilgili öğrendiğimiz her şey mi yalan? Değil. Bilimseverlerin en doğru şekilde aktardıkları konu, insanın şempanzelerden ya da gorillerden gelmediği konusu... Biz, çağdaşımız olan hiçbir türden gelmiyoruz. Onlarla sadece ortak atalara sahibiz. Zaten hiçbir tür, kendisiyle aynı çağda yaşayan bir diğer türden gelmez, eğer ki ata ile torun tür bir arada yaşamıyorsa...
Bizler, Evrim Ağacı üzerindeki dallardan sadece birisiyiz. Ve bize en yakın olan diğer dallarda şempanzeler, goriller ve orangutanlar gibi canlılar var. Daha uzak dallarda ise, diğer bütün canlılık yer alıyor! İşte bu, Evrim Ağacı'nın dünyamıza kattığı nefes kesici farkındalıklardan birisi... Evrim Teorisi ve teknik detayları, bizlerin "maymun" gibi kelimelere takılarak, bu konuların detaylarını öğrenmemek ve kendimizi sınırlandırmak için fazlasıyla önemli ve kıymetli bir bilimsel teori. Elimizdeki kısa zamanda ne kadar fazlasını öğrenip, ona ne kadar katkı sağlarsak kardır.
Sonuç
İnsan türü olarak, kendimizi diğer hayvanlardan ve maymunlardan dışlamaya çalışmanın anlamı yok. İnsan türü, yeni gelişen ve benimsenen bilimsel terminolojiye göre bir primattır, bir "maymun" türüdür ve daha spesifik olarak bir İnsansı Maymun'dur. Bunda alınacak, darılacak, bozulacak bir taraf bulunmamaktadır ve bulunmamalıdır da. Böylece insanın maymunlardan gelmediği, diğer maymunlarla ortak atası bulunduğu ve kendisinin de zaten bir maymun türü olduğu daha net anlaşılabilecektir. Eğer çok rahatsız oluyorsanız, kendinizi bir "insansı maymun" olarak görebilir ve diğer "aşağılık, zavallı, acınası, tipsiz, şebelek" hayvanlardan ayırabilirsiniz. Ancak sizin duygularınızın kırılması veya rahatsız olmanız, ne yazık ki gerçekleri değiştirmeyecektir. (EVRİM AĞACINDAN ALINTIDIR.)
submitted by Levi565 to MAYMUNLAR [link] [comments]


2020.08.01 13:03 izmirpsikoloji Pedagog-Çocuk Terapisti

Pedagog aynı zamanda çocuk psikoloğu anlamına gelir. Çocuklarda meydana gelen her türlü ruhsal ve psikolojik sorunlarda yardım amaçlı çözüme ulaşmak için yardım alınabilir. Küçük yaşta çoğu birey aile içi şiddet anne-baba anlaşmazlığı şiddetli geçimsizlik ve benzeri gibi birçok olumsuz durumlardan etkilenip travmatik durumlar yaşayabilir. Özgüven eksikliği, kaygı bozuklukları, Güven eksikliği, korku, uyuma fobisi iletişimde güçlük ve sosyalleşememe gibi birçok olumsuz faktör çocuklarda yaşanan probleme göre ortaya çıkabilir. Aile ile planlama yolu ile nasıl bir yol izleneceği konuşulur. Çocuk üzerinde oluşan olumsuz etkilerin altında yatan sebepleri bulmak ve olumsuz sebepleri nasıl bir terapi yöntemi ile çözüleceği uzman terapist tarafından belirlenir. Yapılacak terapi yöntemine göre aşamalı olarak seanslar belirlenir. Okul ilişkisi, arkadaş ve çevre ilişkisi araştırılarak bu konuda da çevreden alınabilecek her türlü destek sağlanmalıdır.
Travmatik olaylar yaşayan çoğu çocukta konuşma problemleri içe kapanma durumları ve yüksek düzeyde korku oluşabilir. Sorunun temelini inerek Terapiye yönelik yaklaşımlarla neden olan her türlü sorunu bularak o yol üzerinden çözüme gidilmelidir. İzmir pedagog uzman terapistleri tarafından en iyi şekilde, çocuklardaki bu olumsuzluk en hasarsız şekilde ortadan kaldırılmaya çalışılır. Davranış bozuklukları, yemek yeme bozuklukları, öğrenme ve odaklanamama sorunları uyum ve dikkat eksikliği takıntılar ve hiperaktivite gibi birçok psikolojik bozukluk çocuk yaşlarda yaşanabilecek durumlardandır.
Bahsettiğimiz her türlü bozukluğa göre uygulanacak terapi yöntemleri farklıdır. İzmir pedagog çatısı altında bulunan uzman hekimin sunduğu seçeneklere ve yapılmasını istediği uygulamalara uyulmalıdır. Aile terapisti söylediği her şeyi birebir uygulamalı ve iletişim becerilerini güçlendirmek çocuğun iç dünyasına inebilmek için eksiksiz bir şekilde terapi seanslarında uymalıdır. İzmir pedagog uzman terapistleri her türlü sorunu çözebilecek nitelikli kişilerdir. Pedagog İzmir şehrinde konu ile ilgili birçok terapisti Ulaşmak mümkündür. Yaşanılan problemleri çocukla ilgili her türlü travmatik durumları ve bu sıkıntıları ortadan kaldırmak için pedagog İzmir olarak sonuca ulaşmanız olasıdır. Pedagog İzmir uzman terapistleri ile iletişim sağlamak için internet yolu ile veya arayarak her türlü problem için randevu oluşturmamız mümkündür ve ayrıca https://izmirpsikoloji.com/izmir-pedagog-cocuk-ergen-psikologu-onerisi/ adresini ziyaret ederek de detaylı bilgilere ulaşabilirsiniz.
submitted by izmirpsikoloji to u/izmirpsikoloji [link] [comments]


2020.07.31 16:29 karanotlar Sosyalizme Çağrı (Marksizm Hakkında) – Gustav Landauer – 11

Sosyalizme Çağrı (Marksizm Hakkında) – Gustav Landauer – 11
https://preview.redd.it/bkq1v2rcd7e51.png?width=640&format=png&auto=webp&s=ae8b2d43ce820e78b0d7e427e4fa97d04b77f937

Marksizm 6

Dönemimizin tarihi açısından, Pierre Joseph Proudhon’un 1848 yılı Fransız Şubat Devrimi sonrasında kendi halkına adalet ve özgürlük toplumu kurmak için ne yapması gerektiğini anlattığı zaman hatırlanmaya değer bir andı. Proudhon, hala, bütün yönleriyle, zamanının tüm devrimci yoldaşları gibi, 1789’da haricen patlak vermiş ve o zamanlar hissedildiği üzere karşı devrim ve müteakip hükümetler tarafından daha başından bastırılmış olan devrim geleneğinde yaşıyordu. Proudhon dedi ki: Devrim feodalizme son verdi. Feodalizmin yerini yeni bir şeyler almalıydı. Feodalizm, Devletin ekonomi alanındaki bir düzeniydi, bağlılıkları açıkça ifade edilmiş askeri bir sistemdi. Özgürlükler yüzyıllar boyu feodalizmin altını oymuştu; sivil özgürlükler giderek daha fazla zemin kazanmıştı. Fakat bunlar, eski düzeni ve güvenliği de, eski birlikleri ve cemiyetleri de tahrip etmişti. Birkaç insan yeni özgürlük ve hareketlilik sayesinde zengin olurken, kitleler zorluğa ve güvencesizliğe maruz kalmışlardı. Hem herkes için özgürlüğü koruyup, genişletip ve yaratıp hem de güvenliği, mülk ve yaşam koşullarının büyük eşitlenişini, yeni düzeni nasıl gerçekleştirebiliriz?
Proudhon, devrimin, militarizme yani hükümete son verip vermeyeceğini; görevinin politikayı toplumsal yaşamla, politik merkeziyetçiliği ekonomik çıkarların doğrudan birliğiyle, insanlara hükmeden değil işle ilgilenen bir ekonomik merkezle ikame etmek olup olmadığını devrimcilerin henüz bilmediğini söyler.
Görünürde sıkı olan bilimin adamı Marx, gelişmenin yasa koyucusu ve dikte edeni idi. Bununla ilgili beyanlarda bulundu. Ve kendisi gelişimi belirlediğine göre o kesin olmalıydı. Olaylar bitmiş, kapalı, ölü bir gerçeklik gibi hareket etmeliydi. Bu yüzden Marksizm bir doktrin ve adeta dogma şeklinde var olur.
Proudhon diyor ki, siz Fransızlar, küçük ve orta ölçekli çiftçilersiniz, küçük ve orta ölçekli esnafsınız; tarımda, sanayide, ulaşımda ve iletişimde faalsiniz. Şu ana kadar bir araya gelmek ve birbirinizden korunmak için krallara ve onların memurlarına ihtiyaç duydunuz. 1793’te devletin kralını lağvettiniz ancak ekonominin kralını, altını elde tuttunuz. Böylelikle ülkede bela, düzensizlik ve gelecek kaygısı bıraktığınız için kralların ve memurlarının ve orduların geri dönmesine izin vermek zorunda kaldınız. Otoriter aracıları defedin. Parazitleri ortadan kaldırın. Çıkarlarınızın dolaysız birliğinden emin olun. O zaman feodalizm ve devletin varisi olan bir topluma sahip olacaksınız.
Altın nedir? Sermaye nedir? Bu, bir ayakkabı, masa ya da ev gibi bir şey değildir. Bir şey değildir, gerçek bir şey değildir. Altın, ilişki için bir işarettir. Sermaye insanlar arasında ilişki olarak ileri geri giden bir şeydir. İnsanlar arasında bir şeydir. Sermaye itibardır; itibar, çıkarların karşılıklılığıdır. Şu anda devrim içindesiniz. Devrim – heves, güven ruhu, eşitlenme coşkusu, bütün için gayret arzusu – sizin başınıza geldi, sizin aranızda oluştu: kendiniz için doğrudan karşılıklılık yaratın. Hiçbir parazit, vampir-benzeri aracı olmadan kendi çalışmanızın üretimi ile birbirinize gittiğiniz bir kurum tesis edin. O zaman hiçbir vasi otoriteye ne de en yeni beceriksizlerin, Komünistlerin, bahsettiği siyasi hükümetin mutlak iktidarının ekonomik yaşama aktarılmasına ihtiyaç duymayacaksınız. Görev şudur: ekonomik ve kamusal yaşamda özgürlüğü öne sürmek ve yaratmak ve zorluğun, güvenliksizliğin, eşyanın sahipliği değil de insan ve köle-sahipliğinin hâkimiyeti olan mülkiyetin ve tefecilik olan faizin lağvedilmesi için eşitlenmeden emin olmak. Bir takas bankası yaratın!
Takas bankası nedir? Özgürlük ve eşitlik için dışsal bir biçimden, objektif bir kurumdan başka bir şey değildir. Kim faydalı bir işle uğraşıyorsa – çiftçi, esnaf, işçiler birliği – hepsi, basitçe, çalışmaya devam etmelidir. İşin örgütlenmeye, diğer bir deyişle otoriteler tarafından emredilmesine ya da millileştirilmesine ihtiyacı yoktur. Halkın ihtiyaç duyduğu her şeyin üretimi sırasında marangoz mobilya yapar; ayakkabıcı çizme yapar; fırıncı ekmek pişirir vs. Marangozsun, ekmeğin mi yok? Elbette ki fırıncıya gidip fırıncının ihtiyacı olmayan sandalye ve dolabı teklif edemezsin. Takas banka git ve siparişlerini ve ürünlerini evrensel geçerli çeke dönüştür. Proleterler, ücret için çalışmak üzere müteşebbise bundan böyle gitmek istemiyor musunuz? Bağımsız olmak mı istiyorsunuz? Fakat ne atölyeniz, ne aletleriniz ne de yiyeceğiniz mi var? Bekleyemiyorsunuz ve kendinizi hemen mi kiralamanız gerekiyor? Lakin müşterileriniz mi yok? Diğer proleterler, siz proleterler, hepiniz, sömürücü simsarların aracılığı olmadan ürünlerinizi birbirinizden satın almak istemez misiniz? Sonra kendi alım-satımlarınızdan emin olun, siz ahmaklar! Müşteri muteberdir. Müşteri bugün adlandırıldığı üzere paradır. Sıralama her zaman yoksulluk-kölelik-iş-ürün şeklinde olmak zorunda değil midir? Karşılıklılık, eşyanın yönünü değiştirir. Karşılıklılık doğanın düzenini yeniden sağlar. Karşılıklılık paranın kurallarını kaldırır. Karşılıklılık birincildir: çalışmak ve ihtiyaçlarını karşılamak isteyen tüm insanlara imkân veren, insanlar arasındaki ruhtur.
Proudhon, hiç suçlu aramayın, herkes suçludur, diyor. Bazıları köleleştirir ve diğerleri en temel ihtiyaçları alıp götürür ya da en az ihtiyacı geride bırakır yahut acenta ve denetmenler olarak köleleştiren efendilere hizmet eder. İntikam ruhu, öfke ya da yıkıcılıktan meydana gelmeyecektir, yeni toplum. Yıkım, yapıcı bir ruh ile gerçekleştirilmelidir. Devrim ve muhafaza etme birbirini dışlamaz.
Eski Romalıları taklit etmekten vazgeçin. Jakobit[1] diktatörlük rolünü geçmişte oynadı fakat tribünlerin büyük tiyatroları ile güzel davranışlar sizin toplumunuzu yaratmaz. Gerçek hayatta yürütülmelidir. Faydalı nesneleri yeterli miktarda yaparsınız; faydalı şeyleri adil dağılım ile tüketmek istersiniz; o halde doğru bir biçimde takas etmelisiniz.
Çalışma ile yaratılmamış şeyin, der Proudhon, değeri yoktur; işçiler kapitalistlerin üstünlüğünü yaratmıştır ve siz yarattığınız değerleri saklayıp kullanamazsınız çünkü siz yalıtılan ve mal sahiplerinin servetini artıran ve böylelikle onlara köleler ve mülk üzerinde iktidar sağlayan mülksüz insanlarsınız. Fakat bu durumda o, sadece imtiyazlının elindeki birikmiş malın mevcut stoklarına bakmanın ve de bunları sadece siyaset ya da şiddet yoluyla onlardan almayı düşünmenin ne kadar çocukça olduğunu söyleyebilir. İşçiler tarafından yaratılan değer her zaman değişir, her zaman dolaşımdadır. Bugün değer, kapitalistten tüketici olarak işçi aracılığıyla kapitaliste geri döner; değer, kapitalistten tüketici işçilere gitsin fakat onlardan tekrar kapitalistlere değil, aynı işçilerin, üreten işçilerin ellerine dönsün diye kendinizin karşılıklı davranış biçimini dönüştürerek yeni kurumlar tesis edin.
Proudhon tüm bunları, benzersiz bir güçle, ciddiyet ve coşkunluğun, tutkunun ve objektifliğin büyük bileşimi ile kendi halkına söylemişti. Proudhon, devrim, çözülme, geçiş ve kapsayıcı ve temel önlemler olasılığı anında yeni toplumu yaratacak, hükümetin son yasası olacak ve hükümeti söylendiği gibi geçici hükümet yapacak bireysel adımları ve kararları önermişti.
Ses oradaydı fakat dinleyiciler yoktu. Doğru zaman oradaydı fakat geçip gitti ve şimdiyse sonsuza dek yok oldu.
Proudhon biz sosyalistlerin yeniden keşfettiği şeyi; sosyalizmin her zaman mümkün ve her zaman imkânsız olduğunu biliyordu. Sosyalizm, doğru insanlar onu istediğinde diğer bir deyişle onu eyleme koyduğunda mümkündür ve insanlar onu istemediğinde ya da sözüm ona onu isteyip ona göre harekete geçemediğinde imkânsızdır. O yüzden bu adamın sesi duyulmadı. İnsanlar onun yerine incelediğimiz ve reddettiğimiz yanlış bilimi sunan, sosyalizmin kapitalist büyük sanayinin doruk noktası olduğu ve çok az kapitalistin şimdiden neredeyse sosyalist olmuş kurumların özel mülkiyetine sahip olduğunda geldiğini, böylelikle birleşmiş proleter kitlelerin özel mülkiyeti toplumsal mülkiyete geçirmesinin kolay olacağını öğreten bir başka sesi duydu.
Sentez adamı Pierre Joseph Proudhon yerine, analiz adamı Karl Marx duyulmuş ve dolayısıyla çözülme, çürüme ve çöküşün devam etmesine izin verilmişti.
Analiz adamı Marx, kendi kelime haznesinde hapsedilen sabit, katı kavramlarla çalıştı. Bu kavramlarla Marx, gelişim yasasını açıklamak ve adeta zorla kabul ettirmek istedi.
Sentez adamı Proudhon kapalı kavramsal kelimelerin yalnızca daimi devinim için sembol teşkil ettiklerini bize öğretti. Kavramları akan devamlılık içerisinde eritti.
Özellikle detaylara hevesli olan ve Marksizm eleştirileri sıklıkla bizim eleştirilerimizle örtüşen sözde revizyonistler – bu eleştirileri büyük ölçüde anarşistlerden, Eugen Dühring ve diğer bağımsız sosyalistlerden almış olmaları da şaşırtıcı değildir – asıl taktikleri olarak adlandırılabilecek bir şeylere tedricen âşık oldular. Bu şekilde Marksizm ile birlikte sosyalizmi de, neredeyse son izine kadar reddettiler. Şu anda kapitalist toplumda işçi sınıfını parlamento ve ekonomik araçlar üzerinden teşvik edecek bir parti kurma sürecindeler.
Görünürde sıkı olan bilimin adamı Marx, gelişmenin yasa koyucusu ve dikte edeni idi. Bununla ilgili beyanlarda bulundu. Ve kendisi gelişimi belirlediğine göre o kesin olmalıydı. Olaylar bitmiş, kapalı, ölü bir gerçeklik gibi hareket etmeliydi. Bu yüzden Marksizm bir doktrin ve adeta dogma şeklinde var olur.
Proudhon, şey-kelimeleriyle ilgili hiçbir sorunu çözmeyi istememiş; hareketleri belirleyen kapalı şeyler ve ilişkiler, apaçık bir varlık, oluş, kaba görünürlük, görünmez değişim yerine ve son olarak – en olgun yazılarında – toplumsal ekonomiyi psikolojiye dönüştürmüştür. Öte yandan psikolojiyi de kaba bireysel psikolojiden – ki bireyden yalıtılmış bir şey çıkarır – insanı bir dizi sonsuz, bölünmez ve ifade edilemez oluş şeklinde tasavvur eden toplumsal psikolojiye dönüştürmüştür. Bu bakımdan Proudhonizm diye bir şey yoktur, sadece Proudhon vardır. O halde Proudhon’un belli bir an için hakikatle ilgili söyledikleri, şeylerin on yıllardır devam etmesine izin verildiği günümüzde, artık uygulanamaz. Geçerli olan yalnızca Proudhon’un düşüncelerinde baki olandır; kendisine ya da geçmiş herhangi bir tarihsel ana körü körüne dönmek için hiçbir girişimde bulunulmamalıdır.
Marksistlerin Proudhon hakkında söyledikleri, yani onun sosyalizminin küçük burjuva ve küçük çiftçi sosyalizmi olduğu, bizim de tekrar etmemize izin verin, tamamen doğrudur ve onun en yüksek unvanıdır. Onun sosyalizmi, diğer bir ifadeyle, 1848 ila 1851 arası sosyalizmi, Fransız halkının 1848 ila 1851 arası sosyalizmidir. O anda mümkün ve gerekli olan sosyalizm idi. Proudhon, bir Ütopyacı ya da bir peygamber değildi; bir Fourer de değildi, Marx da. Eylem ve kavrama adamı idi.
Burada açıkça 1848-1851 yıllarının adamı olan Proudhon’dan bahsediyoruz. Bu adam şöyle söylemişti ve yaşadığı çağ onun böyle söylemesi için teşekkül etmişti: “Siz devrimciler, eğer bunu yaparsanız, büyük dönüşümü başaracaksınız.”
1848 yılının adamından olduğu kadar öğrenecek şeyimiz olan sonraki yılların adamı, devrimden sonra söylediği devrimci konuşmaları, beyhude melodramatik ya da pornografik bir öz-taklit ile tekrar etmeyi istemedi. Her şeyin kendi zamanı vardı ve devrim sonrasındaki her an, geçmişin büyük anında yaşamları durmamış herkes için devrim öncesi zamandı. Proudhon, aldığı pek çok yaradan kaynaklı kanamaya rağmen yaşamaya devam etti. O zaman şunu sordu kendisine: “Ben, eğer yaparsanız dedim; fakat neden yapmadılar?” Cevabını buldu ve sonraki çalışmalarında bu cevabı yazdı. Bu cevabın bizim dilimizdeki karşılığı şudur: “Çünkü ruh yoktu.”
Ruh, o zaman da yoktu ve 60 yıldır da yok ve hiç olmadığı kadar derine batıp kayboldu. Şu ana kadar gösterdiğimiz her şey bir cümle ile özetlenebilir: Tarihte öngörülen sözüm ona doğru anı beklemek bu hedefi daha da uzak bir tarihe ertelemiş ve bulanık bir karanlığa itmiştir; ilerlemeye ve gelişmeye duyulan güven gerilemenin adı idi ve bu “gelişme” dış ve iç koşulları yozlaşmaya daha da çok adapte etti ve büyük değişimi hiç olmadığı kadar uzak kıldı. Marksistler, insanlar kendilerine inandığı sürece “Henüz zamanı değil!” derken haklı olacaklar ve asla daha az değil, her zaman daha fazla haklı olacaklar. Bir deyişin, bu deyiş söylendiği ve çabucak duyulduğu için doğru olduğunu söylemek yaşamış ve meydana gelmiş en korkutucu çılgınlık değil midir? Ve herkesin oluşu, sanki nihai, tamamlanmış bir oluşmuş gibi ifade etme girişiminin, insanların zihinlerinde bunun güç kazanması halinde biçim ve yaratıcılığın güçlerini eninde sonunda zayıflatmak zorunda olduğunun farkına varması gerekmez mi?
Marksizme yılmadan saldırmamızın sebebi budur. Bu yüzden işin peşini bırakamayız ve ondan tüm kalbimizle nefret etmeliyiz. Marksizm bir tarif ve bilim değildir. Öyleymiş gibi davranmaktadır; fakat acizliğe yadsıyıcı, yıkıcı ve sakatlayıcı bir çağrı, irade eksikliği, teslimiyet ve kayıtsızlıktır. Sosyal Demokrasi’nin detaylar üzerinde arı-gibi çalışması – laf arasında söyleyelim Sosyal Demokrasi, Marksizm değildir – bu yetersizlik onun yalnızca öteki yüzüdür ve yalnızca sosyalizmin orada olmadığını ifade eder zira sosyalizm küçük ve büyük meselelerde bütünü hedefler. Bu tür bir detaylı olmayan çalışma sadece kasırgadaki bir kuru yaprak gibi mevcut anlamsızlığın döngüsünde, sadece pratiğe geçirilen, sürüklenişi reddedilecektir.
Marksistlerin düşündüğü gibi sosyalizmin gelmek zorunda olmadığını söyledik. Şimdi şunu söylüyoruz: çeşitli halklar tereddüt etmeye devam ederse, kendileri açısından sosyalizmin bundan böyle hiç de mümkün olmadığı zaman gelebilir.
Özellikle detaylara hevesli olan ve Marksizm eleştirileri sıklıkla bizim eleştirilerimizle örtüşen sözde revizyonistler – bu eleştirileri büyük ölçüde anarşistlerden, Eugen Dühring ve diğer bağımsız sosyalistlerden almış olmaları da şaşırtıcı değildir – asıl taktikleri olarak adlandırılabilecek bir şeylere tedricen âşık oldular. Bu şekilde Marksizm ile birlikte sosyalizmi de, neredeyse son izine kadar reddettiler. Şu anda kapitalist toplumda işçi sınıfını parlamento ve ekonomik araçlar üzerinden teşvik edecek bir parti kurma sürecindeler. Marksistler, Hegel tarzında bir ilerlemeye inanırken, revizyonistler Darwin tarzı bir evrimin taraftarıdırlar. Artık felakete ve aniden oluşlara inanmıyorlar; kapitalizmin ani bir devrim ile sosyalizme dönüşmeyeceğine fakat tedricen daha katlanılabilir bir biçim alacağına inanıyorlar.
Bunlardan bir kaçı sosyalist olmadıklarını kabul etmeyi tercih edebilir ve parlamentarizme ve parti politikalarına, oy toplamaya ve monarşizme adaptasyonlarında şaşırtıcı bir biçimde başarılı olabilirler. Diğerleri ise kendilerini hala tümüyle sosyalist olarak görebilir. Bunlar, işçilerin özel durumlarında, sözde endüstriyel anayasalcılık sayesinde işçilerin üretimdeki payında ve tüm ülkelerde demokratik kurumların genişlemesi sayesinde kamusal ve yasal koşullarda daimi, yavaş ve fakat durmayan bir iyileşme gördüklerine inanırlar. Hem kabul ettikleri hem de kısmen sebep oldukları Marksist doktrinin başarısızlığı üzerinden kapitalizmin hâlihazırda sosyalizm yolu üzerinde bulunduğunu ve bu gelişmeyi enerjik bir biçimde teşvik etmenin de sosyalistlerin görevi olduğu sonucunu çıkarırlar. Bu görüşleriyle, Marksizm’in ilk başta söylediği şeyin çok da uzağında düşmezler. Sözüm ona radikaller de her zaman aynı yol üzerindeydiler ve sadece bu görüşün devrimcilikle kırbaçlanmış ve bir araya gelmiş seçmen kitlelerine söylenmemesi dileğine sahiptirler.
Marksistlerin revizyonistlerle olan gerçek ilişkisi şu şekildedir: Marx’ın ve onun en iyi havarilerinin aklında, koşullarımızın tamamı kendi tarihsel bağlamları içerisinde yer aldığı ve bunların genel kavramlar altında toplumsal yaşamımızın detaylarını düzenlemeye çalıştığı vardır. Revizyonistler, yerleşik genellemelerin yeni doğan gerçekliklerle örtüşmediğini çok net gören fakat yine de çağımızı külliyen, yeni ve temelde farklı bir şekilde anlamaya ihtiyaç duyan karakteristik şüphecileridirler.
Marksizm, bir süre için, çok sayıda ıskat edilmişin kendi yoksulluğunun, doyumsuzluğunun farkına varmasına ve topyekûn bir değişim için ideal bir haleti ruhiyeye yol açmıştır. Bu süremezdi çünkü söz konusu bilimsel aptallığın ektisi altında kitleler beklemeye yönelmiş ve herhangi bir sosyalist faaliyet yapamaz hale gelmiştir. Bu şekilde, kitleler, siyasi ve demagojik yöntemlerle sürekli cesaretlendirilmemiş olmasalardı, tedrici bir dinginlik ve sakinlik çoktan kitlelere geri dönerdi. Revizyonistler erken kapitalizmin en kötü barbarlığının ortadan kalktığını, işçilerin proleter koşullara daha da alıştığını ve kapitalizmin hiçbir şekilde kendi çöküşüne yakın olmadığını şimdilerde görüyorlar. Elbette bizler, bunların tamamında, kapitalizmin sürdüğü muazzam tehlikeyi görüyoruz. İşin aslı, işçi sınıfının durumu – bir bütün olarak görüldüğünde – iyileşmemiştir. Aksine yaşam daha da zor ve nahoş bir hal almıştır. O kadar nahoş bir hale gelmiştir ki işçiler neşesizleşmiş, ümitsizleşmiş ve ruh ve karakter bakımından yoksullaşmıştır. Fakat en önemlisi sosyalizm için mücadele, doğru mücadele, münhasıran acıma hislerine ya da öncelikle belli bir insan sınıfının kaderine bağlı olmaz. Toplumun temellerinin tümden dönüşümü ile ilgilidir. Hedefi yeni bir yaratımdır.
Bizim işçilerimiz bu halet-i ruhiyeyi giderek kaybetmiştir (zira hiçbir zaman halet-i ruhiyeden daha fazlası olmamıştır), çünkü Marksizmde çözülme ve iktidarsızlık unsurları başından itibaren öfke kuvvetlerinden daha güçlüydü ve herhangi bir olumlu içerikten de yoksundu. İşçi sınıfının, Tanrının ya da tarihsel zorunluluk gereği gelişimin seçilmiş insanları değil, daha ziyade en şiddetli acı çeken insanların bir kısmı olduğunu hâlihazırda bilenler açısından revizyonizm fenomeni ve onun hoşgörülü şüpheciliği sadece eylemsizlik, kararsızlık ve kitlelerin rehaveti üstündeki “ideolojik üstyapı”dır ve işçi sınıfı sefalete eşlik eden ruhsal değişimler yüzünden bilgi elde etmeyi en zor iş olarak görecektir. Bu alandaki tüm genellemelerden kaçınmak en iyisidir. İşçi sınıfı oldukça farklıdır ve acının çok farklı insanlar üzerinde her zaman çok farklı etkileri olur. Fakat acının büyük kısmı birinin kötü durumunun kavranmasıdır ve en azından bu ölçüde hiç acı çekmemiş kaç proletarya vardır!
Devrim başarısız olduktan sonraki zamanlarda, devrimden önceki bu altmış yıl boyunca, ilişkilerin nasıl değiştiğini biliyoruz. Bunlar kapitalizmin uyumunun, proleterleşmenin on yılları idi ve pek çok açıdan hâl-i hazırda kalıtsal hale gelmiş gerçek bir adaptasyondu. İnsanlar arasındaki ilişkilerde bozulma vardır ki bireysel insanlara ait pek çok bedenin şimdiden fark edilir bir biçimde çürümesine dönüşmüştür.
Yeryüzü neredeyse tümüyle keşfedildi, çok geçmeden neredeyse tamamı iskân edilecek ve buralara sahip olunacaktır. Şu anda ihtiyaç duyulan şey, bildiğimiz insan dünyasında daha önce hiç var olmamış gibi bir yenilenmedir. İşte bu, bizi çok daha fazla etkilemesi gereken bu yeni şey, zamanımızın belirleyici özelliğidir.
Burada bahsettiğimiz muazzam bir tehlikedir. Marksistlerin düşündüğü gibi sosyalizmin gelmek zorunda olmadığını söyledik. Şimdi şunu söylüyoruz: çeşitli halklar tereddüt etmeye devam ederse, kendileri açısından sosyalizmin bundan böyle hiç de mümkün olmadığı zaman gelebilir. Buna rağmen insanlar birbirine karşı çok aptalca, çok alçakça hareket edebilir. Tümüyle esarete teslim olabilir ve kendi gaddarlıklarını kabul edebilir: Tüm bunlar insanlar arasında bir şeydir, kendilerine kararlı, canlı duyguların hizmet etmesi halinde işlevsel ve gelecek nesilde ya da hâlihazırda yaşayan insanlarda değiştirilebilen bir şeydir. Toplumsal ya da genellikle söylendiği gibi psikolojik ilişkiler meselesi olduğu müddetçe bu durum henüz kötü değildir. Kitlesel sefalet, yoksulluk, açlık, evsizlik, psikolojik yılgınlık ve ahlak bozukluğu ve zevk düşkünlüğü, aptalca lüks, militarizm, ruhsuzluk – hepsi, oldukları halleriyle kötüdürler, isabetli bir doktor gelirse yaratıcı ruhtan, büyük devrimden ve yenilemeden (regeneration) çıkarsa bunları tedavi edilebilir. Fakat tüm zorluk ve baskı ve ruhsuzluk insanlar arasında bir şeyler olmaktan çıkarsa, ruhta bulunan ilişkiler bozulursa, adına ruh dediğimiz insanlar arası ilişkiler kompleksine bundan böyle rahatsızlık vermezse, kronik yetersiz beslenme yerine, alkolizm, uzun süreli acımasızlaşma, sürekli tatminsizlik, akut ruhsuzluk (ki ruh ve sosyal yapı açısından önemi, ağı açısından örümceğin önemi gibidir) bireysel bedenlerde kapsamlı etkilerle birlikte değişimlerle sonuçlanırsa, o zaman hiçbir çare yardımcı olamayacaktır ve halk ya da halkların tüm kesimleri yıkıma mahkûm olabilecektir. Halkların her zaman yok olması gibi, onlar da yok olacaktır: diğer, sağlıklı halklar bunların efendileri olur ve halkların karışımına dönüşür ve hatta bazen de kısmi imha yaşanır – eğer, en azından diğer, sağlıklı halklar hala yaşıyorsa. Kimse uluslar tarihinin ilk dönemlerinden analojilerle ucuz oyunlar oyamamalıdır. Çünkü zamanı geldiğinde, şeyler, gene, sözde ulusların göçü denilen zamanlarda yaptıkları gibi ilerlemek zorunda değildir. İnsanoğlunun başlangıç zamanlarında yaşıyoruz ve bu yeni başlamış insanoğlunun sonunun başlangıcı olabileceği tümüyle göz ardı edilemez. Belki de hiçbir çağ gözlerinin önünde dünyanın sonunun bu kadar tehlikeli bir biçimde belirdiğini biziler kadar görmemiştir.
Gerçek ilişkiler kompleksi bakımından insanoğlu, dışsal bağlarla ve içsel çekimle ve ulusal sınırları aşan dürtüyle bir arada duran bir dünya toplumu elbette ki henüz mevcut değildir. Fakat bunun vekilleri oradadır ve bunlar bir ersatz’dan daha fazlası olabilir. Bunlar, başlangıç olabilir: dünya pazarı, uluslararası anlaşmalar ya da hükümet politikaları, uluslararası örgütler ve çeşitli türde kongreler, küre çevresinde trafik ve iletişim, bunların hepsi, eşitlik olmasa bile, en azından çıkarların özümsenmesini, gelenekleri, sanatı veya sanatın modaya uygun yedeğini, teknoloji ruhunu, siyasi biçimleri daha da çok yaratmaktadır. İşçilere de bir ulustan diğerine giderek daha fazla ödünç verilmektedir. Dahası tüm ruhsal gerçeklikler – din, sanat, dil, genelde ortak ruh – orada ikişerli bulunmaktadır ya da bize doğal bir zorunluluk gereği ikişer ( birincisi birey ruhunda nitelik olarak ya da meleke olarak ve ikincisi insanlarla yaratıcı örgütler ve birliklerin iç içe geçtiği bir şeyler olarak) görünmektedir. Tüm bunlar özensiz bir biçimde ifade edilmiştir. Geçiş yaparken düzeltilebilecek olan hemen yapılacaktır fakat bu zamanda bu dil eleştirisi uçurumunun ve fikirler teorisinin (ikisi de birbirine aittir) derinine inemeyiz. Tüm bunlara şunu söylemek için değinildi: medeniyet (humanitas), humanité, humanity ve beşeriyet ki bunlara şimdilerde göstermelik merhametli bir lütuf, zayıflatılmış ve derinlik yoksunu bir ifade ile “insaniyet”(humaneness) diyoruz – tüm bu kelimeler, aslen sadece bireyde yaşayan ve hükmeden insanoğluna atfedilmekteydi. Bir zamanlar, en azından Hıristiyanlığın tam zamanında çok güçlü bir şekilde vardı, fiziken çokça hissediliyordu. Özdeş toplum olarak mütekabiliyet bireyde temerküz eden ve bireyler arasında büyüyen beşeriyete geldiğinde ancak dışsal anlamıyla gerçek beşeriyete varabileceğiz. Bitki tohumunda bulunur, tıpkı, tohumun, atalarına ait bitkilerin sonsuz zincirinin cevheri olması gibi. İnsanoğlu hakiki varlığını bireyin insaniliğinden alır. Bireyin insaniliğinin sadece geçmişin sayısız neslinin varisi olması da tıpkı böyledir. Olan şey oluştur, küçük evren (mikrocosm), evrendir (macrocosm). Birey halktır, ruh toplumdur, düşünce birlik bağıdır.
Fakat bildiğimiz birkaç bin yıllık tarihte insanoğlu ilk kez tam anlamıyla ve tam kapsamlı olarak haricen birleşmek istiyor. Yeryüzü neredeyse tümüyle keşfedildi, çok geçmeden neredeyse tamamı iskân edilecek ve buralara sahip olunacaktır. Şu anda ihtiyaç duyulan şey, bildiğimiz insan dünyasında daha önce hiç var olmamış gibi bir yenilenmedir. İşte bu, bizi çok daha fazla etkilemesi gereken bu yeni şey, zamanımızın belirleyici özelliğidir. Tüm dünyada insanoğlu yaratılmak istemektedir ve bunu, eğer birleşmiş insanoğlunun başlangıcı, sonu olmayacaksa, insanoğlunun başına güçlü bir yenilenme geldiği o anda istemektedir. Önceden bu tür bir yenilenme genellikle geri kalandan ve kültürel karışımdan ortaya çıkan yeni halklar ile ya da göç alan yeni ülkelerle özdeşti. Halklar birbirine ne kadar çok benzerse ülkeler o denli yoğun iskâna tabi oluyordu ve dışarıdan veya içeriden bu tür bir yenilenme için umut da o kadar az oluyordu. Hâlihazırda kendi halklarımızdan ümit kesmek isteyenler ya da en azından zihinlerin radikal yenilenmesi için dış dürtünün ve canlı enerjinin dışarıdan, şifalı uykularından yeni uyanmış eski halklardan gelmesi gerektiğine inananlar, hala, Çin, Hindu ya da belki Rus halkları için umut inşa edebilir. Bazıları, çocuksu Kuzey Amerikan barbarlığı arkasında belki de hala saklı kalmış bir idealizmin ve fevkalade patlak verecek coşkun bir ruha ait fazla enerjinin olduğunu yine de ümit edebilir. Ancak 40 ya da 50 yaşlarında olan bizlerin bu romantik beklentiler yüzünden gene de hayal kırıklığı yaşayacağımız ve Çinlilerin Batıyı taklitte Japonya’yı takip edeceği, Hinduların salt çürüme kanallarına hızlıca geri kaymak, vs. için yükseleceği akla yatkındır. Asimilasyon çok hızlı ilerlemektedir. Medeniyet ve medeniyetle birlikte gerçek fiziki ve psikolojik çöküş yayılmaktadır.
Vaktiyle çürüyen rafine medeniyetten ve taze kandan yeni bir başlangıç çıktığı gibi, yeniden yükselişe geçeceğimize dair kesin, yanılmaz işaretler var mıdır? İnsanoğlunun, sonradan olacağı şey: ulusların sonu için geçici, kusurlu bir kelime olmadığı kesin midir? Şimdiden yoz, pervasız ve köksüz kadınlar ve onların erkek eşleri hafif meşrepliği yere göre sığdıramıyor ve aileyi, çeşitli, özgür ve sınırsız birliktelik hazzıyla, babalığı da annelik devlet sigortası ile ikame etmek istiyorlar. Ruh özgürlük ister ve onu içerir.
İhtiyacımız olan cesareti ve ivediliği elde etmek için kendimizi bu boşluğa bırakmalıyız. Bu sefer yenilenme bilinen herhangi bir zamana kıyasla daha güçlü ve farklı olmalıdır. Sadece kültür ve beraberinde yaşamın insani güzelliğini arıyor değiliz. Bir çare arıyoruz; kurtuluş arıyoruz. Yeryüzünde bugüne kadar var olmuş en büyük dışsal katman yaratılmalıdır ve bu katman, imtiyazlı tabakada – küresel insanoğlu – şimdiden hazırlanmaktadır. Yine de bu, harici bağlarla, anlaşmalarla ve hükümetsel yapı ya da korkunç buluş olan dünya devleti ile gelemeyecek, ancak en küçük grupların, yukarıdaki tüm toplulukların yeniden tesis edilmesi ve en bireysel bireyselcilik ile gelecektir. Şümullü bir toplum inşa edilmeli ve inşa küçük ölçekte başlamalıdır; tüm mıntıkalara uzanmalıyız ve bunu da ancak çok derin kazarsak yapabiliriz zira bundan böyle dışarıdan daha fazla yardım gelemez. Artık işgal edilmemiş hiçbir toprak yoğun kalabalık halkları yerleşmeleri için davet etmeyecektir; insanoğlunu tesis etmeliyiz ve bunu ancak insanilikte bulabiliriz. Bunun da sadece bireylerin gönüllü ilişkisinde ve doğal olarak birbirlerine yakınlaşan, aslında bağımsız insanlar topluluğundan yükselmesini sağlayabiliriz.
Ancak şimdi biz sosyalistler rahat bir şekilde nefes alıp kaçınılmaz zorluğu, görevimizi, varlığımızın bir parçası olarak kabul edebiliriz. Şimdi, fikrimizin bizim benimsediğimiz bir fikir değil de bizi seçim yapmaya – ya peşinen insanoğlunun gerçek yıkımını tecrübe etmeye ya da bu yıkımın çevremizde aşınan başlangıçlarını seyretmek veya kendi eylemimizle yükselişin ilk başlangıcını yapmaya – sevk eden çok güçlü bir dürtü olduğunu içten bir kesinlikle hissediyoruz.
Burada muhtemel bir gerçekliğin bir kuruntusu olarak tehdit etmesine izin verdiğimiz dünyanın sonu elbette ki neslin ani olarak tükenmesi değildir. İçinde karşı konulamaz türde bir kaide bulma eğilimi ve analojiye karşı uyarıda bulunuyoruz çünkü kimi çöküş dönemlerinin ardından gelen büyük dönemleri biliyoruz. Durumu gözümüzde canlandırdığımızda, hangi emsalsiz hızla ulusların ve sınıfların bu kapitalist medeniyette birbirine daha da benzer hale geldiğini; proleterlerin nasıl sıkıcı, uysal, kaba, dışsal ve artan ölçüde alkolik olduğunu; dinlerini kaybetmeleri ile her tür içsel hissi ve sorumluluğu nasıl kaybettiklerini; tüm bunların fiziki etkilerinin nasıl olduğunu; üst sınıfların siyaset, kapsamlı görüş ve belirleyici eylem açısından güçlerini nasıl kaybettiğini; sanatın züppelik, modaya uygun değersiz ve arkeolojik ve tarihsel taklit ile nasıl ikame edildiğini; nasıl eski din ve ahlak ile her sıkı standardın, her kutsal ittifakın, her karakterin sağlamlığının kaybedilmekte olduğunu, kadınların yüzeysel kösnüllük ve renkli, dekoratif şehvet girdabına nasıl çekilmekte olduğunu; doğal düşünülmemiş nüfus artışının tüm halk katmanlarında azalmaya nasıl başladığını ve bilim ve teknolojinin rehberliğinde çocuksuz seks ile ikame edildiğini; sorumsuzluğun, hâkim koşullar altında neşesiz iş yapmayı artık kaldıramayan proleterlerle vatandaşlar arasındaki tam da en iyi unsurları nasıl istila ettiğini görüyoruz. Eğer tüm bunların toplumun her katmanında nevroza ve histeriye dönüşmeye başladığını nasıl görüyorsak, o zaman kişi, iyileşme için, yeni kurumların yaratılması için kendisini toplayacak olan halkın nerede olduğunu sormalıdır. Vaktiyle çürüyen rafine medeniyetten ve taze kandan yeni bir başlangıç çıktığı gibi, yeniden yükselişe geçeceğimize dair kesin, yanılmaz işaretler var mıdır? İnsanoğlunun, sonradan olacağı şey: ulusların sonu için geçici, kusurlu bir kelime olmadığı kesin midir? Şimdiden yoz, pervasız ve köksüz kadınlar ve onların erkek eşleri hafif meşrepliği yere göre sığdıramıyor ve aileyi, çeşitli, özgür ve sınırsız birliktelik hazzıyla, babalığı da annelik devlet sigortası ile ikame etmek istiyorlar. Ruh özgürlük ister ve onu içerir. Ruhun böyle birliktelikleri aile, kooperatif, profesyonel grup, topluluk ve ulus olarak yarattığı yerde özgürlük vardır ve insanoğlu da burada vücut bulabilir. Fakat ruhun yerini almış tahakkümün, cebri kurumlarında ruh yerine şimdilerde neyin köpürmeye başladığını biliyor muyuz, bu ikameye katlanabileceğimizden emin olabilir miyiz? Ruhsuz özgürlük, kösnül özgürlük, sorumsuz haz özgürlüğü? Ya da tüm bunların kaçınılmaz sonucunun en dehşetli eziyetler ve yalnızlık, en dermansız zayıflık ve hissiz umursamazlık mı olacak? Acaba bir coşkun duygu ve yeniden doğuş anı ve büyük kültürel topluluklar federasyonu devrinin anını hiç yaşayacak mıyız? Şarkıların insanlarda yaşadığı, kulelerin birliği ve coşkuyu cennete taşıdığı ve ruhlarında halkın temerküz ettiği insanları yüceltmek suretiyle büyük işlerin halkın büyüklüğünü temsil etmek için yaratıldığı zamanlar hiç olacak mı?
Bilmiyoruz ve bu yüzden buna teşebbüs etmenin görevimiz olduğunu biliyoruz. Geleceğin sözde biliminden şu anda tamamen kurtulduk. Sadece hiçbir gelişme yasası olmadığını biliyor değiliz. Güçlü tehlikeyi, şimdiden çok geç kalmış olabileceğimizi, tüm teşebbüslerimizin ve eylemlerimizin belki de artık yardımcı olamayabileceğini dahi biliyoruz. Ve bu yüzden kendimizdeki, tüm bilgilerimizdeki son bağlarımızı da atıp kurtulduk, daha fazlasını biliyor değiliz. Tarif edilmemiş ve belirsiz bir şeyler önünde ilkel bir adam gibi duruyoruz. Önümüzde hiçbir şey yok ve her şey yalnızca kendi içimizde var: bizde gelecekteki insanoğlunun değil geçmişteki insanoğlunun realitesi ya da etkinliği var; dolayısıyla bu realite ya da etkinlik aslen içimizde var. Başarı bizim içimizdedir. Bizi yolumuza koyan aldatılamaz görevimiz içimizdedir. Yapılanın ne olması gerektiğinin imgesi içimizdedir. Süflilik ve sefaleti geride bırakma ihtiyacı içimizdedir. Adalet hiç şüphesiz ve amansız içimizdedir. Karşılıklı yanıt arayan ahlak ve herkesin çıkarını tanıyan akıl içimizdedir.
Burada yazıldığı gibi hissedenler, en büyük cesareti en büyük ihtiyaçtan doğanlar, her şeye rağmen yenilenmeye teşebbüs etmek isteyenler – şimdi onların toplanmasına izin verin; çağrılanlar onlardır; uluslara ne yapılması gerektiğini söylemeleri ve halkların işe nasıl başlayacaklarını göstermeleri için onlara izin verin.
Çev: Nesrin Aytekin
[1] İngiltere kralı 2. James yanlısı.

https://itaatsiz.org/?p=5532
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]


️Hamilelikte Cinsel İlişkinin 6 İnanılmaz faydası - YouTube Anne ve Bebek İlişkisi - YouTube 'Moon tarikatı temsilcisi Gülek ve Gülen'in ilişkileri ciddi şekilde sorgulanmalı' Eda ve serkanın ilişkisi - YouTube TÜRKİYE'DEKİ ÇİFTLERİN YARISI BU İLİŞKİYİ YAŞIYOR ... Edebiyat ile Felsefe - Psikoloji Arasındaki İlişki ... Sürekli Başkalarının İlişkileri Hakkında Konuşan Kız ...

İskelet Sistemi ve B Vitaminleri İlişkisi Nedir?

  1. ️Hamilelikte Cinsel İlişkinin 6 İnanılmaz faydası - YouTube
  2. Anne ve Bebek İlişkisi - YouTube
  3. 'Moon tarikatı temsilcisi Gülek ve Gülen'in ilişkileri ciddi şekilde sorgulanmalı'
  4. Eda ve serkanın ilişkisi - YouTube
  5. TÜRKİYE'DEKİ ÇİFTLERİN YARISI BU İLİŞKİYİ YAŞIYOR ...
  6. Edebiyat ile Felsefe - Psikoloji Arasındaki İlişki ...
  7. Sürekli Başkalarının İlişkileri Hakkında Konuşan Kız ...
  8. Mesela - YouTube
  9. Umut Dökmen - YouTube

Ben Özgür Uysal. Türkiye'deki çiftler, ebeveyn ilişkisi, partner ilişkisi, kıskançlık, Yetişkin Bağlılık Teorisi, kıskanç erkek, kıskanç kadın ... Skip navigation Sign in. Search #organikdogalrecete 🐼 ️Doktorunuzdan onay aldığınız sürece, hamilelikte eşinizle olan cinsel birlikteliğinize cinsel ilişkiye ara vermeyin. Birçok erkek yanl... Anne ile bebek arasındaki ilişki nasıl olmalıdır? Bu videomuzda bu konuyu ele aldık. Detaylı bilgi için; https://www.hamilelikhaftasi.com/anne-ve-bebek-Ilisk... http://odsgm.meb.gov.tr/kurslar/KazanimTestleri.aspx?sinifid=8&ders=67 ERSİN RAMOĞLU Gülen’in tuvaletçi ile ilişkisi iftira mı - Duration: 4:09. sesli makalem 8,852 views. 4:09. Halk TV - Canlı Yayın Halktv 4,495 watching. Live now; Enjoy the videos and music you love, upload original content, and share it all with friends, family, and the world on YouTube. Enjoy the videos and music you love, upload original content, and share it all with friends, family, and the world on YouTube. Sosyal medya hesaplarım; Instagram: https://www.instagram.com/danlabilic/ Twitter: https://twitter.com/danlabilic SnapChat: https://snapchat.com/add/danla...